Sayfa: (27) « İlk ... 25 26 [27]  ( İlk okunmamış mesaja git ) Reply to this topicStart new topicStart Poll

Seçme Köşe Yazıları
alle
Gönderildi 24 Ağustos 2010 14:30
Quote Post


VIP
***

Grup: VIP
Mesaj: 362
Üye No: 132873
Kayıt: 02 May 2007





Okuyana yanında Cumhuriyet Tarihi'nde eşine raslanmayan Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel hakkında bir hikaye bedava! whistling.gif

QUOTE
user posted image

KPSS


Kamu Personeli Seçme Sınavı’nda dümen yapıldığı...

“Öğretmen”lik sınavında 120’de 120 doğru çıkaranların, cemaat-tarikat mensubu olduğu... Tesadüfe bak, karı-koca veya aynı evi paylaşan tiplerin, imkânsız skora ulaştığı... Soruların sızdırıldığı, iddia ediliyor.

*

Sene 1943.

*

Ankara Atatürk Lisesi’nin en pırıltılı iki öğrencisi -birbiriyle canciğer- devlet bursuyla yurtdışında eğitime gidebilmek için, Milli Eğitim Bakanı’nın makam odasına girerler. Bakan bakar çocuklara, “sen oğlum, fazlasıyla hak ettin, gideceksin” der... Sonra öbürüne döner, “sen oğlum, fazlasıyla hak ettin ama, gönderemem, kalacaksın” der. Çocuklar çıkar odadan...

*

“Kalan” elini cebine sokar, yıllardır biriktirdiği harçlıklarını “giden”e uzatır, al bunu lütfen, hiç olmazsa amacımı kısmen gerçekleştireyim der... Kucaklaşır, vedalaşır iki arkadaş.

*

Giden, Gazi Yaşargil.

*

Kalan, Can Yücel.

Milli Eğitim Bakanı’nın oğlu!

*

“Torpil yapıldı” demesinler diye, hak ettiği bursu alamayan Can, hiç kırılmaz babasına... Vekil oğlu olmak, hep ağır gelmiştir ona zaten... Protokol “portakal gibi bi şey”dir onun için, bi kez olsun binmez makam arabasına... Türkiye’nin en heyecan verici şairi olur, diliyle, zekâsıyla eşsizdir ama, bana göre en muhteşem şiiri, boyun eğmeden yaşadığı hayatının ta kendisidir... “Ömrümce muhalif yaşadım, onun için kan grubum RH negatif” der... İçeri tıkılır, kitapları toplatılır, tınmaz bile... Alnı açık yürür, Cambridge’e gitmeyi başarır.

*

Gazi, İsviçre’ye gider, Almanya’ya, oradan ABD’ye... Beyin cerrahisinde çığır açar, ordinaryüs olur, ABD’de “yüzyılın adamı” seçilir. Türkiye ise, askerlikten kaçıyor diye, vatandaşlıktan atarak ödüllendirir onu! Vatansız kalır... Sonra utanıp, Türkiye Cumhuriyeti Üstün Hizmet Madalyası ve Milli Egemenlik Onur Ödülü verdiler, orası ayrı.

*

Gazi’nin oğlu olur, “Can” adını koyar...

Can’ın oğlu olur, Gazi elinden tutar, cerrah yapar... “Rengahenk” isimli kitabını Gazi’ye ithaf eder Can, “Beynin Piri Reis’i” der arkadaşı için.

*

Ve, son nefesini verirken, ABD’den gelen oğlu, kulağına eğilir Can’ın, “Gazi’nin selamı var, seni çok seviyor” der... Can’ın duyduğu son sözlerdir bunlar, gülümser, kapatır gözlerini.


*

Aynı dakikalarda, binlerce kilometre uzakta, Can’dan gelen paketi açar Gazi... Arkadaşının son eseri “Mekânım Datça Olsun” isimli kitap çıkar içinden... Açar kapağını, bakar ilk sayfasına ve ağlayarak okur, son el yazısını: “Gazi, gözümün bebeği, giderayak...”

*

Offf, of.

*

Öz oğluna bile hak ettiğini vermeye utanan Milli Eğitim terbiyesinden... Torpille, tezgâhla, şaibeyle kaynamaktan utanmayan Milli Eğitim zihniyetine.

*

Dönem arkadaşına cebindeki parayı, üstüne yüreğini çıkarıp veren pırıl pırıl öğretmen oğlundan... Dönem arkadaşının cebindeki parayı, geleceğini çalan ahlaksız öğretmen bozuntusuna.

*

Değerli öğretmen adayları...“Her Şey Sende Gizli” şiirinde şöyle der Can:

Gülebildiğin kadar mutlusun

Üzülme, bil ki...

Ağladığın kadar güleceksin

Sakın bitti sanma her şeyi...

*

Sakın bitti sanma...

Her şey sende gizli.

Boyun eğme asla.

Cumhuriyet’e sahip çık.

Kaynak


--------------------
"Sen yolunda yürü ve bırak ne derlerse desinler!"

Dante, İlahi Komedya, "Araf", 5.kanto.
PMEmail Poster
Top
Bob le Flambeur
Gönderildi 24 Ağustos 2010 16:38
Quote Post


Üye
**

Grup: Üye
Mesaj: 78
Üye No: 127715
Kayıt: 02 Eylül 2006





QUOTE
user posted image

Sessizlik de iddialar kadar korkutucu

Bir film kahramanı düşünün: Büyük sırlara vakıf bir istihbaratçı...
Devletin en etkili organlarına kök salan, her yerde kolu olan, herkesi yönlendirebilen çok tehlikeli bir çeteyi keşfediyor.
Bunu deşifre etmeyi planlıyor.
Başına gelebileceklerin farkında... Yer yerinden oynayacak ve zelzelede ilk önce kendisi enkaz altında kalacak.
Düşünüp taşınıyor; “Buna değer” diyor ve ölümü göze alarak tüm bildiklerini açıklıyor.
Bombayı patlattıktan sonra kopacak gümbürtüyü beklemeye koyuluyor.
İlk bir saat...
Ses yok...
İki, üç, altı saat...
Hâlâ yok...
Ertesi gün...
Daha ertesi gün...
Yine yok...
“Derin” bir sessizlik var ortalıkta... İnsanlar, dehşet verici açıklamaları duymamış gibi yapıyor.
Önce şaşırıyor istihbaratçı... Sonra anlıyor; beklediği “ölüm fermanı” bu işte:
Umursanmama cezası...
Deşifre ettiği örgüt, tahmin ettiğinden daha derin olduğunu, bu sessizliği inşa ederek ispatlıyor.
* * *
Emniyet’in eski İstihbarat Daire Başkanı Hanefi Avcı, “Haliç’te Yaşayan Simonlar” kitabında “Fethullahçılar”ın devleti nasıl ele geçirdiğini anlatıyor.
Avcı, son dönem gündemi meşgul eden tüm iddiaların bu cemaat tarafından yayıldığını öne sürüyor; poliste, askerde, Meclis’te, yargıda, “imamı amir kabul edenler”den söz ediyor.
Son dönem hayretle şahit olduğumuz usulsüz telefon dinlemelerinin, basına sızdırılan kozmik bilgilerin, manipülasyon için üretilmiş sahte belgelerin, dinci sitelerin eline geçiveren şantaj fotoğraflarının ve “başkan deviren” komplo görüntülerinin ardındaki yapılanmayı deşifre ediyor.
Karmaşık bir cinayeti çözmeye en olmadık ipucundan başlayan bir dedektif gibi “Bunca bilgiyi, iz bırakmadan, ancak polis içinde birileri yayabilir” sonucuna varıyor.
* * *
Kitabın eleştirilecek yanı, “toptancı yaklaşım”ı...
Yani olup biten her musibeti, kanıtsız getirip “hedefteki cemaat”e yamama çabası...
Aynı çabayı karşı kutupta da görüyor ve eleştiriyoruz.
Onlar da olup biten her şeyi, üstünkörü belgelerle “hedefteki çete”ye yamayıp, birilerini yargısız infaza, başka birilerini de ipten almaya çalışıyorlar.
“Toptancılık”, yakalanan hırsıza mahallenin bütün soygunlarını yıkıverme huyumuzu çağrıştırıyor, ki savların inandırıcılığını zedeliyor.
Yine de bu, kitabın önemini azaltmıyor.
Dünyanın hangi ülkesinde bir dönem istihbaratı yönetmiş, üstelik hâlâ görevde olan bir emniyetçinin “Devlet içinde devlet var” açıklaması siyasi bir depreme yol açmaz?
Evet, devletteki cemaat egemenliğini sergilemek adına kafasını giyotine uzatmayı göze almış deneyimli bir istihbaratçıdan, söylentilerin ötesinde, kesin bulgular bekleniyor; ama Avcı’yı yazının başındaki film kahramanının kostümüne sokarak söyleyebilirim ki; kitabının ilk elde medyada, iktidarda, poliste, politikada yarattığı korkuyla karışık sessizlik, iddiaların doğruluğundan kuşku duyanlara eşsiz bir kanıt sunuyor.
* * *
Şimdi hükümet, iddiaları değil, iddia sahibini soruşturuyor. Bize düşen ise eldeki veriler ışığında büyük resmi çekmeye çalışmak olmalı...
Ana muhalefet liderini bir günde değiştirebilecek kadar güçlü malzemeye haiz bir bilgi bankasını, kimler, nerede, neden kurdurmuş olabilir?
Asıl merak ve sondaj konusu budur.

CAN DÜNDAR / MİLLİYET
PMEmail Poster
Top
Bob le Flambeur
Gönderildi 25 Ağustos 2010 13:49
Quote Post


Üye
**

Grup: Üye
Mesaj: 78
Üye No: 127715
Kayıt: 02 Eylül 2006





QUOTE
user posted image

Avcıydı av oldu, şimdi avcılarını avlıyor

Orhan Pamuk’un “Yeni Hayat” adlı romanı “Bir gün bir kitap okudum bütün hayatım değişti” diye başlar. Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar: Dün Devlet, Bugün Cemaat” kitabı için pekala “Bir gün bir kitap yazdı, bütün hayatımızı değiştirebilir” diyebiliriz.
Bu kadar iddialı bir cümleyi şu hususlardan hareketle kurabiliyorum:

1- Bugün Türkiye’de “polis” denince ilk akla gelen isimlerden birisi, belki de birincisi Hanefi Avcı’dır;

2- Avcı, Türk polis teşkilatının çoğunluğunu oluşturanlar gibi milliyetçi-muhafazakâr bir düşünce yapısı ve yaşam biçimine sahiptir;

3- Avcı’nın Emniyet Müdürlüğü’nde istihbarat dairesinin kökleşmesi ve etkili hale gelmesinde; özellikle teknik istihbarat altyapısının kurulup geliştirilmesinde çok önemli rolleri olmuştur;

4- Bugün Emniyet’te, özellikle istihbaratla ilgili birimlerde görev yapan çok kişinin yetişmesinde Avcı’nın doğrudan payı vardır;

5- Avcı, o sırada görevde olmasına rağmen tanıklık yaparak ve hatta medyaya çıkarak Susurluk sürecinde çok etkili bir rol oynamıştır;

6- Avcı 28 Şubat sürecindeki çalışmaları nedeniyle de TSK’nın tepkisine yol açmıştır;

7- Susurluk ve 28 Şubat sürecindeki pozisyonları nedeniyle zaten “dürüst” olarak bilinen Avcı’nın “demokrat” bir polis şefi olduğu da tescillenmiş, bu sayede medyada birbirinden farklı görüşlere sahip gazeteci ve köşe yazarlarıyla çok iyi ilişkiler kurmuştur;

8- AKP’nin iktidara geldikten kısa süre sonra Avcı’yı KOM Daire Başkanlığı görevine getirmesi genel olarak olumlu karşılanmış, daha sonra Edirne Emniyet Müdürlüğü’ne sürülmesi de yadırganmıştır;

9- Avcı bugün Emniyet’i ve devletin birçok organını ele geçirmekle suçladığı Fethullah Gülen cemaati üyelerini yakından tanımaktadır, hatta bazılarını bizzat kendisi yetiştirmiştir. Cemaat üye ve yöneticileri de bir zamanlar adı “Fethullahçı”ya çıkmış Avcı’yı yakından tanırlar.

Avcı’ya çamur yapışır mı?

Hanefi Avcı gibi birinin, Türkiye’de eşine az rastlanır bir biçimde, aktif görevdeyken bir kitap yazması; bu kitapta sadece anılarını, o da üstü kapalı bir şekilde, anlatmakla yetinmeyip ülkenin bugünü hakkında çok derinlikli analizler yapıp bazı kişi ve çevrelere açık ve net bir şekilde çok ciddi suçlamalar yöneltmesi son derece normaldir. Anormal olan, bu kitabın medyada bir türlü hak ettiği ilgiyi bulmaması, hakkında yazılanların çoğununsa, kitabın içeriğinden, orada dile getirilen iddialar ve sergilenen belgelerden çok Avcı’nın neden bu kitabı, bugün yazıp yayınladığı üzerine yoğunlaşmasıdır.

Avcı’nın bu kitabı kişisel ihtirasları veya kırgınlıkları nedeniyle yazdığını ileri sürenler onu yakından tanıdıklarını ve bu yaptığına şaşırdıklarını eklemeyi de ihmal etmiyorlar. Onu tanıyan gazetecilerden Gürkan Zengin ise dün Star Gazetesi’nde “Bazı adamlar, bazı isimler vardır, onların üzerine çamur yapışmaz. Ne yapsanız, ne etseniz o isimleri yıpratamazsınız. Bizim tanıdığımız Hanefi Avcı öyle bir adamdır. İşini iyi yapan, devlet aidiyeti kuvvetli ama bundan önce devlet telakkisi sağlam bürokratlardan biridir” diye yzdı. Belli bir süredir Hanefi Avcı’yı tanıyan biri olarak, ben de Gürkan gibi düşünüyorum. Avcı ile dünya görüşü ve yaşam tarzlarımız büyük ölçüde farklıdır. Bununla birlikte kendisiyle birçok kez son derece verimli sohbetler yaptık. O benim kitaplarımı okumuş ve eleştirmiştir. Ben de onun kitabını bir solukta okudum ve birkaç gün boyunca, kitabının olabildiğince objektif ve serinkanlı bir değerlendirmesini yapmaya çalışacağım.

Hanefi Avcı’nın kitabı hakkında yazılanlarda tabii ki Fethullah Gülen cemaati hakkındaki suçlamaları, Ergenekon ve benzer davalar hakkındaki görüşleri ve özellikle Güneydoğu’da görev yaptığı yıllarla ilgili anıları öne çıkartılıyor. Daha sonraki günlerde biz de bu konuları ayrı ayrı ele alacağız ancak kitabı değerlendirmeye giriş bölümüyle başlamak daha isabetli olur. Zira “Neden yazıyorum?” diye başlayan 3. sayfadan “Köydeki okul yıllarım” başlıklı 22. sayfaya kadarki bölümün kitabın kalbini oluşturduğunu düşünüyorum.

“Hiçbir polis benim kadar değişik olay yaşamamıştır. Suçlu gördüğüm kişilerle fiziken ve ruhen mücadele etmekten, silahlı çatışmaya; en teknik cihaz ve sistemlerle onlara karşı çıkmaya kadar her sahada ve her türlü polisiye olayda yer aldım” diyen Avcı hemen ardından şu çarpıcı değerlendirmeyi yapıyor:

“Sonra bir anda polislikten, devletin güvenlik gücü olmaktan, yani avcılıktan sistemin istemediği, yanlış bulduğu bir hedef, bir av konumuna düştüm.”
Bunun, Avcı’nın kişisel nedenlerle bu kitabı yazdığını ileri sürenler için kullanışlı bir cümle olduğu açık. Nitekim Avcı kitabın ilerki bölümlerinde, bizzat kendi yetiştirdiği bazı polis şeflerinin nasıl yasadışı yollarla kendisini dinlediklerini; en yakın arkadaşlarına nasıl bazı meslektaşlarının komplolar kurduğunu; kefil olduğu bazı polis şeflerinin nasıl, sırf “cemaat” ile farklı düştükleri için yerlerinden olduklarını anlatıyor. Ama kitabın bütününü okuduğunuzda bü kitabın bir “kişisel hesaplaşma” değil Türkiye’deki mevcut devlet sisteminin, içeriden ve cesur bir sorgulaması olduğunu görüyorsunuz.

Türk sağına içerden eleştiri

Hanefi Avcı’nın şu sözlerinin altı defalarca çizilmelidir: “Başta fark edemesem de yaşadığım her olaydan bir emare alarak 32 yılın sonunda çok samimi olarak inandığım, hiçbir karşılık beklemeksizin uğruna gece gündüz çalıştığım, varlık sebebi gördüğüm değerlerin, ihtiyaca cevap vermediğini, hatta tüm sorunlarımızın kaynağı olduğunu anladım. Bu gerçeği kabullenememenin, kendime bile itiraf edememenin öldürücü tesirini yaşadım.” Avcı’nın milliyetçi-muhafazakâr değerlerle yoğrulmuş bir polis şefi olduğu, Emniyet teşkilatının ezici bir çoğunluğunun da tıpkı onunki gibi bir profil çizdiği, hatta Türkiye’nin çoğunluk itibariyle Sünni muhafazakârlık ve Türk milliyetçiliğinin egemenliği altında olduğu bilindiğinde onun bu değerlendirmeleri daha fazla değer kazanıyor. Sonuçta Amerikan filmlerinde sık sık karşımıza çıkan ama Türkiye’de pek rastlamadığımız bir olguyla karşı karşıyayız: Tam içinden biri, kendisini var eden değerleri de sonuna kadar sorgulamayı göze alarak, o sistem dediğimiz arı kovanına çomak sokuyor, hatta o kovanı alıp yere çarptığını bile söyleyebiliriz.

Avcı’nın bu kitabı, avcıyken ava dönüşmesine duyduğu tepkiyle, yani kendi avcılarını ava giderken avlama amacıyla yazmış olabileceği gerçeği onun 32 yıllık deneyiminden hareketle geliştirdiği sistem eleştirisini gölgelememeli.

Yarın:

*Avcı’ya göre devlet neden PKK’yı dize getiremedi?

* PKK sorununun çözümü için devlet kimi muhatap almalı?


RUŞEN ÇAKIR / VATAN


Mesajı düzenleyen: Bob le Flambeur (25 Ağustos 2010 13:50)
PMEmail Poster
Top
tartox
Gönderildi 25 Ağustos 2010 16:26
Quote Post


Üye
***

Grup: Üye
Mesaj: 326
Üye No: 136413
Kayıt: 09 Haziran 2007





QUOTE
İlhan Selçuk Kültürü(4)
Akılcı Kararlılık...


  'Akılcı kararlılık',İlhan Selçuk'ta gördüğüm en önemli özelliklerden birisi.
  Eğer 'kararlılık' olmazsa hiçbir işin sonuna ulaşamazsınız.
  Bugünün insanlarında , özellikle gençlerimizde gördüğümüz en önemli eksiklik budur , 'kararlılık'.
  Eğer bir konuda 'kararlı' olamazsanız başarıya ulaşamazsınız.
  Hedefe ulaşacak 'kararlılık' da 'akılcı' olmak zorundadır.Akılsız kararlılık , sadece sahibine zarar verir.'Kararlılık' iradenin ucunda ise , 'akılcılık' da akıl ile deneyimin birleşimindedir.
  Mustafa Kemal'in bütün başarılarında bu özelliği görürüz : Akılcı kararlılık.
  Kurtuluş Savaşı da böyle kazanılmıştır , Lozan da böyle imzalanmıştır , Cumhuriyet de böyle ilan edilmiştir , saltanat da , halifelik de böyle kaldırılmıştır.
  İlhan Selçuk , hepimizin örneği olan Atatürk'ün yolunda en başarılı yürüyenlerin önünde olarak
bu özelliği taşımaktadır.
  Çocuklarımıza , gençlerimize bu yolu öğretmek zorundayız.
  'Akılcı kararlılık.'
  Neden çocuklarımız hedeflerini seçemiyor?
  Neden gençlerimiz kendilerinin bir şey yapabileceğine güvenmiyor?
  Neden insanlarımız kendi iradelerine sahip çıkmak istemiyor?
  Neden toplumumuz  istediği herşeyi başkasından bekliyor?
  Neden bilinçli olmak yerine inançlı olmayı seçiyoruz?
  Neden cemaat kültürü ulus kültürünün yerini alıyor?
  Neden etnik kökenlerimiz ortak değerlerimizin yerine geçiyor?
  Çünkü , bir kesimimizde 'akılcılık' kararlı olamıyor.
  Çünkü , bir kesimimizde 'kararlılık' akılcı olamıyor.
  Akılla karar buluşamadığı zaman ortak bir başarı olamıyor.
   
    * * *

İlhan Selçuk kültürü.
İlhan Selçuk , bu kültürün yaratıcısı değildir , seçkin temsilcisidir.
Bu kültür insanlık kültürüdür , uygarlık kültürüdür.
İlhan Selçuk adının bu kültürle yaşamasını istiyorum.Bu kültürü de İlhan selçuk adına yaymalıyız.Çünkü , O bu kültürü yaşamı boyunca , yaşamı pahasına yaşattı.İlhan Selçuk , bu kültür için yaşadı ,bu kültür uğruna öldü.Son anına kadar bu kültürün yılmaz bir savaşçısı oldu.
Şimdi bize düşen de O'nu bu kültürle anmaktır.Bir İlhan Selçuk enstitüsü kurmamız gerekiyor.Bunu elbirliğiyle , bu kültürün insanlarıyla yapacağız.Ülkemizi uygarlığın kültürüyle kurtaracağız.
Yeniden Atatürk'ün Cumhuriyeti olacağız.Bugünün karanlığının adım adım aydınlandığını göreceğiz.
Yeter ki,
Akıl ile kararlılık yeniden buluşsun.
'Akılcı kararlılık' aydınlanmanın getirdiği insanlık buluşmasıdır.'Akılcı kararlılık' Rönesansla gelen insan iradesidir.Eğer buna sahip çıkmazsak başarıya ulaşmak olanaksızdır.Aklımızın yolundan şaşmamalıyız.Kararlılığımız zayıflamamalıdır.
Yıllar önce bir özdeyişi yazı başlığı yapmıştım : 'Bir zincir ,en zayıf halkası kadar sağlamdır'.
Eğer bir zincir olmak istiyorsanız , siz de içinizde zayıf halka bırakmayacaksınız.Gücün sizde olduğunu bileceksiniz.Bu gücü akıllı kullanmayı bileceksiniz.Bu gücü kullanmada kararlı olacaksınız.Bu noktada her şeye yeniden bakacaksınız.Geçmişten dersler çıkaracaksınız.Geleceğin seçeneklerini iyi hesaplayacaksınız.Bugünkü kararınızı buna göre vereceksiniz.Ondan sonra da yolunuzda yürüyeceksiniz.
      * * *
Türk gibi başlamalı,
Alman gibi sürdürmeli,
İngiliz gibi bitirmeli , derler.
Türkler çok iyi başlar ama arkasını getiremezlermiş.
Almanlar çok iyi sürdürür ama bir türlü bitiremezlermiş.
İngilizler de bitirmeyi çok iyi bilirlermiş.
Bu anektodu da aklımızda tutmalıyız.
Akılcı kararlılık.
Yetkin kişiliklerin akla dayalı yapıcılığı.
En güç durumlarda bile 'Ben ne yapmalıyım?' diyen bir sorumluluk.
Elinden gelene değil , elinden gelmeyene uzanan bir irade.
Hedefine ulaşmayı her şeyi göze alarak yaşayan azim.
İşte bu gücün yapamayacağı hiçbir şey yoktur.
İşte insan...

Erdal ATABEK/CUMHURİYET



--------------------
user posted image
PMEmail Poster
Top
Flaky
Gönderildi 25 Ağustos 2010 22:01
Quote Post


Müdavim
****

Grup: Müdavim
Mesaj: 468
Üye No: 83174
Kayıt: 16 Kasım 2005





User posted image

Komplo mantığı

ATEŞLİ tartışmayı dün bir TV kanalında izliyorum. Biri her taşın altında cemaatin olduğunu anlatıyor... Öbürü her taşın altında derin devletin, Ergenekon’un bulunduğunu söylüyor.
Bir yığın olayı da örnek veriyorlar; bağlantısı kanıtlanmamış olayları...
Biri öbürüne itiraz ediyor; “nereden çıkarıyorsun bunu?”
Öbürü cevap veriyor:
- Besbelli kardeşim; kime yaradı bu?! Kime yaradıysa, arkasındaki güç odur!
Cemaatin her yere sızması cemaate yaramış, koca bir imparatorluk haline gelmişti. Öyleyse cemaat her yere sızmıştı!
Bu lafları ispat sanıyor.
Öbürü derin devletin PKK’yı yönettiğini söylüyor. İspatı?.. İspatı açık, “çatışma derin devlete yarıyor!”
O da bu lafları ispat sanıyor!
Ufak Kürt fraksiyonlarında, Kemal Burkay’da da vardır bu komplo kafası, mesela “Öcalan devletin ajanı” derler... Devletin işine yaramasa İmralı’da nasıl konuşurmuş böyle?!
Onlar da bu lafları ispat sanıyorlar! AİHM kararlarını, İnsan Hakları Sözleşmesi’ni, avukatlar hakkında açılan davaları falan bilmiyorlar. Hem bütün başbakanlar, bütün adalet bakanları derin devletin kuklaları olabilir mi?!

Kime yaramış... mış?

Bu “kime yaradı?” tekerlemesini dinlerken Başbakan’la Kılıçdaroğlu’nun atışmalarını hatırladım. Kılıçdaroğlu’na göre 27 Nisan Muhtırası iktidarın tezgâhıydı, Başbakan’la Büyükanıt Dolmabahçe görüşmesinde muhtıra için anlaşmışlardı!
Ne biliyorsun?
“Muhtıra AKP’ye yaradı mı? Oylarını artırmadı mı?!”
Öyle oldu ama bu asla anlaştıklarının kanıtı olamaz. Evvela, Başbakan’la Büyükanıt’ın görüşmesi, muhtıradan bir hafta sonraydı! Bundan başka, muhtıra ile Çankaya konusunda AK Parti’ye gözdağı verilmek istenmiş, öngöremedikleri şekilde halkın tepkisini çekerek sonuç olarak iktidarın oylarını artırmıştır.
Ve Başbakan’ın polemiği: “Baykal’a kurulan tuzak kime yaradı?”
Elbette Kılıçdaroğlu’na yaradı ama bu, tuzağı Kılıçdaroğlu’nun kurdurduğunun kanıtı olamaz.
O tuzağı kimlerin ne amaçla kurduğunu bilmiyoruz. Ama Kılıçdaroğlu’nun o aşamada liderliği aklından geçirmediği kesin. Neticede lider değişikliğiyle CHP güçlendi.

Beklenilmedik sonuçlar

Bilim felsefecisi Karl Popper, geleceği göremeyeceğimizi ve bu yüzden geleceği planlamanın mümkün olmadığını anlatır. Hayatta “niyet edilmemiş sonuçlar” (unintended consequences) çok daha fazladır, gelişmeler planlandığı gibi sonuçlanmaz. Komplo teorileri de totaliter siyasi projeler de, “niyet etmedikleri sonuçlar”la karşılaşmaya mahkûmdurlar. Onun için komplo teorileri de totaliter projeler de gerçeklikten uzaktır.
Böyle olduğu için, “sonuçlar”ın kime yaradığına bakarak, “sebepler”in kimler tarafından tezgâhlandığı hakkında hüküm veremeyiz. Çünkü fiziksel bilimlerin dışında, insani alanda sonuçlar, sebepler tarafından öngörüldüğü şekilde olmazlar; öyle olması istisnaidir.
Bizde son on yılda, özellikle ABD’nin Irak işgalinden beri komplo düşüncesi neredeyse bir tutku haline geldi. Bu yüzden mahkemelik bir olayı hukuki ölçülerle, sosyal ve siyasi bir meseleyi sosyoloji, siyaset bilimi gibi disiplinlerin metotlarıyla düşünmeden, hemen “ardındaki güç” hafiyeliğine kalkıyoruz.
Bu yüzden de olaylara ‘gizli güçler’in esrarengiz savaşları gibi bakıyoruz, “sorun analizi” ve “sorun çözme” mantığıyla bakmakta yetersiz kalıyoruz. Komplo tutkusu çok zararlı oluyor.

Taha AKYOL - Milliyet - 25.08.2010
PM
Top
tartox
Gönderildi 27 Ağustos 2010 12:12
Quote Post


Üye
***

Grup: Üye
Mesaj: 326
Üye No: 136413
Kayıt: 09 Haziran 2007





QUOTE

user posted image
Simon

Haliç’te Yaşayan Simonlar...

Türkiye’nin en çok konuşulan ama, bir türlü bulunamayan kitabı!

*
İlk baskısı çıktı, adeta görünmez el tarafından toplatıldı, anında buhar oldu, ahali kuyrukta beklediği halde, yeni baskıları çıkmıyor. (Muhtemelen bandrol verilmiyordur yayıncıya.)
*
Hal böyleyken, onlarca köşe yazarı, “papağan korosu” gibi, aynı cümleleri tekrar ediyor, bu kitabın aslında tırışkadan teyyare olduğunu, dedikodu mahiyetindeki lafların sıralandığını, somut verilerin bulunmadığını anlatıyor... Dolayısıyla, boşu boşuna vakit kaybı olduğu, okunmasına gerek olmadığı tavsiyesinde bulunuyorlar.
*
Birincisi, kitap somut veri dolu.
İsimler, dilekçeler, şahitler var.
*
(Yalaka tayfası yıllardır, Özdil şöyle, Özdil böyle diye yazıyor mesela... Kitapta bi Özdil var! Özdil’in feriştahı... Niye yazmıyorlar?)
*
Madem bu kadar yalayıp yuttular, sizin bir türlü bulamadığınız kitabı... Simon kim? Var mı yazan? Neden Haliç’te yaşıyor? Okudunuz mu tek satır bununla alakalı? Kitabın her satırını incelediğini öne süren arkadaşlar, bismillah, kitabın adı birader, niye bahsetmiyorlar?
*
Okumadılar mı yoksa?
*
Buyrun...
*
“Simon” cemaatçi değil aslında, kod adı “Simon” olan üst düzey bi PKK’lı... Bekaa’da örgütün sözde mahkemesinde başkanlık yapmış... Ve, aşna fişne yaparak, militanların kafasını karıştırdığı iddia edilen, özbeöz kız kardeşi hakkında “idam” kararı vermiş.
*
“Simon”u yakalayan Hanefi Avcı, “gerçekten bu suçu işlemiş miydi?” diye sorduğunda ise, “asla” cevabını vermiş... Yani, kız kardeşinin isnat edilen suçu işlemediğinden kesinlikle emin olduğu halde, sırf örgüt istiyor diye, haklıyı savunmak yerine, kalemini kırmış.
*
Bu davranış biçimine “Simonlaşmak” adını koymuş Hanefi Avcı... Sadece illegal örgütlerde değil, başta Emniyet teşkilatı olmak üzere, körü körüne itaatin hâkim olduğu, grup menfaati için körü körüne itaat istenen her yerde “Simonlar”ın var olduğu sonucuna ulaşmış.
*
Sonra Haliç’e geçmiş...
*
İstanbul’da görevliyken, işiyle evi arasında Haliç’ten geçmek zorunda olduğunu, o zamanlar Haliç’in berbat koktuğunu, camları kapatıp, burnunu tıkadığı halde midesinin bulandığını anlatıyor... Kendisi bu haldeyken, insanların Haliç kıyısındaki parklarda dolaşması, hatta piknik yapması dikkatini çekmiş... Sürekli kötü ortamda bulunan insanların, bir süre sonra uyum sağladığını, içinde bulundukları çirkinliği fark edemediklerini fark etmiş...
*
Haliç örneğinden yola çıkarak, sadece fiziki ortamlarda değil, düşüncelerde, sosyal davranışlarda da benzer tavırlar sergilendiği sonucuna varmış... Anormalliklerin normalleştiğini; kirli, yozlaşmış sistemi teneffüs eden insanların, bir süre sonra Haliç’te piknik yapanlar gibi uyum sağlayıp kötülükleri pislikleri algılayamadığını saptamış...
*
Özetle, her şey kabak gibi ortadayken, gözümüzün önündekini, burnumuzun dibindekini, soluduğumuz atmosferi, bile bile görmezden, duymazdan geldiğimizi, sustuğumuzu anlatmış.
*
Yani...
*
Kitabı okuma fırsatı bulamayan insanlara, ha bire “okumanıza hiç gerek yok, çünkü kitapta somut veriler yok” diyenler, aslında “somut veri”nin bizatihi kendisi...
*
“Uyandırma kerizi” demek istiyor, gazeteci kılığındaki Simonlar!

Kaynak


--------------------
user posted image
PMEmail Poster
Top
Bob le Flambeur
Gönderildi 29 Ağustos 2010 15:11
Quote Post


Üye
**

Grup: Üye
Mesaj: 78
Üye No: 127715
Kayıt: 02 Eylül 2006





QUOTE
user posted image

Cemaat şeffaflaşmadığı müddetçe suçlamalar bitmez

Vatan Gazetesi’ndeki yazılarımı izleyenler bilir: Fethullah Gülen cemaatinin devlet içindeki örgütlenmesini ve ülkenin en güçlü iktidar odaklarından biri haline gelmesini ele aldığımı bilir. Örneğin 9 Nisan 2007 tarihli yazımın başlığı “Hükümet-Ordu-Cemaat üçgeni”ydi ve şu tespiti yapmıştım: “Özellikle son iki yılda yaşananlar Türkiye’de iktidar çekişmenin iki değil, üç ana aktörü olduğunu ortaya koyuyor: AKP hükümeti, TSK ve Fethullah Gülen cemaati.”
Bu yazının ardından sohbet ettiğim üst düzey bir AKP’linin şu sözlerini hiç unutmayacağım: “İki taraf çok şiddetli bir siper savaşı yürütüyor ve her ikisi de bizi kum torbası olarak kullanmak istiyor.” O günden bu yana savaşta epey mesafe alındı. Öyle ki TSK’nın etkisi büyük ölçüde kırıldı, buna karşılık cemaat alabildiğine güçlendi. Peki bugün hangi noktadayız?

Şu soruyu soralım kendimize: Bu ülkede gerçek bir demokrasi olmasını arzulayanlar, orduyu yıllarca neden eleştirmişlerdi? Cevap basit: Siyasete müdahil olmak; şeffaf olmamak; kendi halkına karşı psikolojik baskı yürütmek; yargıya müdahale etmek; suçluları suçsuz, suçsuzları suçlu göstermek; medyayı ve gazetecileri kontrol altına almak

Liste uzayabilir. İşte bütün bu listenin, bugün Gülen cemaatine yöneltilen suçlamalarla büyük ölçüde örtüştüğü görülüyor. En azından Hanefi Avcı’nın kitabında dile getirdiği iddialar, bu ülkenin demokratlarının orduya yönelttiği suçlamalarla epey benzeşiyor.
Çünkü bütün bu iktidar mücadelesi sürecinde, cemaat, hadi “düşmanı” demeyelim de “rakibi”ne, yani TSK’ya bayağı benzemeye başladı. Avcı’nın kitabının çıkmasından bugüne yaşananlara bakalım: Toplumun olağanüstü bir ilgi gösterdiği bir kitaba ülkenin medyası ne kadar yer verdi, veriyor? Çıkan yazıların ezici bir çoğunluğunun Avcı’ya ve kitabına karşı olması bir tesadüf olabilir mi? Avcı’nın kitabını “operasyonel” bulanlar, o kitaba karşı örgütlü bir operasyon yürütüldüğünü gerçekten görmüyorlar mı?

İki derin devlet

Avcı bize Türkiye’de aslında iki farklı “derin devlet”in bulunduğunu çok net bir şekilde gösterdi. Basitleştirip söylersek, bu ülkeyi yıllardır otoriter veya yarı-otoriter bir şekilde yöneten Kemalist elitler, bir aşamadan sonra, özellikle dünyadaki gelişmelere paralel olarak ülkemizde de solun yükselişe geçmesiyle birlikte, milliyetçi-muhafazakâr kesimlere, denetimli bir şekilde iktidardan pay verdiler. İlginçtir, bir yandan polis alımlarında milliyetçi-muhafazakâr köken tercih sebebi olurken, diğer taraftan dini cemaatlerle ilişkileri olduğu gerekçesiyle çok kişi ordudan atıldı.

İslam dünyasının dört bir yanında defalarca yaşanmış bir olgudur: İktidardaki otoriter ve totaliter rejimler, kimi zaman milliyetçi ama daha çok solcu muhalefete karşı İslami cemaat ve grupları sık sık kullanmış ama zaman içerisinde o gruplar kendilerinin en büyük rakibi olmuştur. Bunun nedeni, bu rejimlerin dini yapıları ve İslamcı ideolojiyi küçümseyip kendilerini epey önemsemeleridir. Bizde de böyle oldu ve gelinen nokta ortada.

Cemaatçilik suç değil

Türkiye’deki kızgın iktidar savaşında taraf olmaktan akıl, izan, vicdan ve insafları bertaraf olmuş bazı kişiler, Hanefi Avcı’yı (ve onun iddialarını önemseyenleri), insanları sırf Fethullahçı oldukları için suçlamakla, cadı avı düzenlemekle, hatta Nazi olmakla itham edebiliyorlar. Eğer kitabı okusalardı veya NTV’deki açıklamalarını izleselerdi ya da Avcı’nın kendisini az buçuk bilselerdi bu söylediklerinin hiç de doğru olmadığını görürlerdi.
Öğrenciliğinde ışık evlerinde kalmış, iki çocuğunu Samanyolu Koleji’nde okutmuş, adı yıllarca “Fethullahçı”ya çıkmış ve bu kitabı yazana kadar Türkiye’deki milliyetçi-muhafazakâr camianın rol modellerinden biri olan Avcı, cemaatin eğitim başta olmak üzere birçok alandaki faaliyetlerini övüyor. Ama cemaatin devlet kurumları içinde örgütlenip yasadışı yollarla, suç işleyerek iktidarını güçlendirmeye kalkışmasından kaygılanıyor ve elindeki bilgilerden hareketle cemaati hem ilgili mercilere, hem de kamuoyuna şikayet ediyor.

Avcı’nın iddialarının doğru olup olmadığını nasıl anlayacağız? Tabii ki öncelikle, layıkıyla yapılacak adli ve idari soruşturmalar sonucunda. Ama şu da şart: Cemaat artık bir an önce şeffaflaşmalıdır. Örneğin Avcı bazı isimler veriyor. Bu kişiler neden ortaya çıkıp iddialara cevap vermiyorlar?

Cemaat psikolojik savaş yöntemleri kullanıp kamuoyu oluşturma alışkanlıklarını terk edip demokrasinin evrensel ilkelerine uygun, özgür, sivil, çoğulcu bir diyalog ortamının oluşumuna katkıda bulunmalı ve gerektiğinde hesap vermekten kaçmamalıdır.

Aksi takdirde ne mi olur? Yarın, er geç bir gün, kendisine benzemekte oldukları TSK’nın bugün içine düştüğü duruma düşerler.

RUŞEN ÇAKIR / VATAN
PMEmail Poster
Top
ilteriş
Gönderildi 31 Ağustos 2010 10:48
Quote Post


Üye
***

Grup: Üye
Mesaj: 301
Üye No: 127608
Kayıt: 04 Ağustos 2006





Sabahattin ÖNKİBAR
sonkibar@gmail.com
[Sabahattin ÖNKİBAR]
Evet derseniz bu rezillikler olacak!

1) Tayyip Erdoğan’ın sultanlığı yani mutlak hakimiyeti kesinleşecek.
2) Alınan oyların yüzde 99’unun AKP’ye ait olduğu ilan edilecek.
3) Üniter yapı ve federasyon modeli yandaş güruh tarafından tartışmaya açılacak!
4) Kürtlere özerklik konusu gündeme getirilecek!.
5) Yeni bir Anayasa yapılmasının acil gerekliliği dillendirilecek.
6) Yeni Anayasa’ya Devletin kurucu unsurlarının Türklerle beraber Kürtler olduğu maddesinin konması da konuşulacak!
7) PKK ve Öcalan’a genel af temel gündem yapılacak.
8) Kerkük, ABD tarafından Barzani’ye peşkeş çekilecek ve AKP iktidarı buna hiç itiraz etmeyecek!
9) Yargı topyekün yandaş yapılacak!
10) Hükümet hakkında olumsuz laf eden, demokrasiye komplo kurma iddiasıyla Ergenekon misali metotlarla yani gizli tanıklarla içeri tıkılacak.
11) YARSAV ve benzeri muhalif örgütlenmelerin tamamı kapatılacak.
12) Danıştay hedef yapılacak ve bu kurumun tasfiyesi gündeme getirilecek!
13) Medyada yeni planlamalar
yapılacak.
14) Personeline maaş ödeyemeyen Karamehmet medyasını yandaş bir işadamı satın alacak...
15) Turgay Ciner’in medya grubuna da Cüneyt Zapsu ya da benzeri bir isim ortak edilecek.
16) Aydın Doğan’ın yine üzerine gidilip bıktırılacak ve medyadan tamamen çekilmesi sağlanmaya çalışılacak.
17) Aydın Doğan medyası Tayyip Bey’in ifadesi ile yine onu seven bir işadamı grubu tarafından satın alınacak ve topyekün yandaş olacak.
18) Tam bu süreçte Harp Okulları’na, İmam Hatip Okulu mezunlarının neden alınmadığı tartışmaya açılacak.
19) Bugüne kadar mürteci eğilimlileri ihraç eden TSK, bundan böyle darbeci eğilimde diye Atatürkçüleri ve anti Amerikancıları ihraç etmeye başlayacak!
20) Sermayede servet değişimleri hızlanacak.
21) TÜSİAD’ın yönetimi değişip yandaş bir kadro işbaşına gelecek.
22) Evet çıkması durumunda muhalefet bölünecek ve CHP’den iki ayrı yapı oluşacak.
23) CHP’den istifa edecek büyük bir grup DSP’de bütünleşecek!
24) MHP’de de Bahçeli açıktan hedef alınacak.
25) Tayyip Erdoğan muhalefetteki bu dağınıklık tablosundan yararlanarak seçimi erkene aldırtıp baskın yapacak.
26) İletişimden, iş dünyası ve sivil toplum örgütlerine kadar bütün kurumları ele geçirilen bir ortamda muhalefet partilerindeki kaosun da katkısı ile AKP üçüncü kez tek başına iktidar olacak.
27) İktidar olmanın hemen akabinde kamuoyunda pişirilip şekillendirilen yeni Anayasa yapılacak ve Türkiye yeni bir idari planlama adıyla bölgesel yönetime, yani federasyona geçecek.
28) Yeni Anayasa ve idari düzenlemelerle beraber başkanlık sistemine geçilecek.
29) Tayyip Erdoğan başkan olacak!
30) Bu şekilde Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti, Tayyiban Cumhuriyetine dönüşecek!

ÖLÇÜ YOK...
Önce soy dedi, şimdi dedeler!
Demokrasiyi tramvay gibi gördüklerini ifade eden ve amaçlarım için gerekirse papaz elbisesini bile giyerim, diyen bir zihniyet için kural kaide yoktur ve olamaz. Bunlar amaçları uğruna her şeyi yaparlar ki zaten bunu kendileri söylüyor. İşte görüyorsunuz Başbakanlık sorumluluğunda olan biri yani Sayın Erdoğan birkaç oy uğruna önce soy şimdi de dedeler edebiyatını yapıyor. Amaçları Kemal Kılıçdaroğlu’nun Tuncelilik ve Alevi kimliğinin öne çıkarılmasıdır. Bu yapılan ayrımcılık hem insan haklarına, hem mukaddes dinimiz İslâm’a hem de Anayasamıza aykırı ama bu AKP güruhu ifade ettiğimiz gibi gayeleri için hiçbir değer ve ölçü tanımıyor. Dahası hiç sıkılmadan sarf ettiği soy ifadesini de bilahare siyasi soyu demek istedim diye çarpıtabiliyor... Sahi Başbakan dedeler demekle de yoksa Ergun Poyraz’ın menşei hakkında acayip şeyler yazdığı kendi dedesi Bakatalı Teyyup’u mu kastetti acaba?

MERAK ETTİM...
Bu askerleri de sürgün etsene!
Diyarbakır’da yapılan 30 Ağustos törenlerinde Mehmetçik dün, “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganları ile yürüdü haberini görünce aklıma Bakırköy Müftüsü Zakir Uzun geldi. Yeniçağ okurları hatırlayacaktır, Zakir Bey İstanbul’da kıldırdığı bir şehit cenaze namazı sonrasında duanın ardından yani finalde “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” demiş ve bu ifadesi üzerine iktidarın emriyle apar topar Mersin’in Mut ilçesine sürülmüştü... Müftü’ye bu muameleyi layık gören AKP iktidarı merak ediyorum dün Diyarbakır’da aynı sloganla yürüyen Mehmetçikleri ya da komutanlarını nereye sürecek acaba?Bir başka merakım da; yaptıkları mebus pazarlığı karşılığı evet diyeceklerini açıklayan BBP polit bürosu, bu durumu nasıl yorumluyor?

SEFERBER...
Cindoruk ‘hayır’ için yollarda!
Önceki gün Hüsamettin Cindoruk’la katıldığımız Ulusal Kanal’daki program vesilesiyle beraberdik. Kastamonu, Kocaeli, Bursa ve Gaziantep’de hayır mitingi ve etkinlikleri yapan Cindoruk, bütün yönlendirme ve dezenformasyonlara rağmen ‘hayır’ların ‘evet’i geçeceği kanaatinde. Cindoruk partisinin zor ekonomik imkanlarına rağmen 1 milyon afiş bastırdığını ve hayır kampanyası için seferber olduğunu anlattı. Hüsamettin Bey Ramazan vesilesi ile binlerce kişinin katıldığı dev iftar yemekleri organize ettiklerini ve örgütünün de ev ev propaganda yaptığını söyledi. Hüsamettin Bey’in verdiği en ilginç bilgi ise DP seçmeni ve sevenlerinin yüzde 98’inin hayır diyeceği yani parti tabanı ile tavanın en uyumlu partinin kendileri olduğuydu.


--------------------
12 Eylül Referandumunda;Türkiyenin bölünmesine hayır,Şehit kanıyla sulanmış toprakların ecnebiye satılmasına hayır,Madenlerin ecnebiye satılmasına hayır,Habur hukukuna hayır,Sivil diktaya hayır,(AKP,ABD,AB) anayasasına hayır,Dokunulmazlıların kalkmamasına hayır,(Memuru,çiftçiyi,emekliyi,işçiyi,esnafı) küçümseyen hükümete hayır,Memura grev ve toplu sözleşme hakkı vermeyenlere hayır,Uzaktan kumandalı hükümete hayır,Denetlenmeyen yürütmeye hayır,kürt devletine hayır,Mandaya ve himayeye hayır,Yandaş ve Yoldaş medyaya hayır
PMEmail Poster
Top
ilteriş
Gönderildi 31 Ağustos 2010 11:02
Quote Post


Üye
***

Grup: Üye
Mesaj: 301
Üye No: 127608
Kayıt: 04 Ağustos 2006





Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
[Arslan BULUT]
Erdoğan’ın kara planı!

Tayyip Erdoğan, referandumdan evet çıkarsa daha geniş kapsamlı bir Anayasa değişikliği yapacaklarını birkaç defa açıkladı.
Aslında ne yapacakları daha önce yaptıklarından bellidir.
Prof. Ergun Özbudun ve ekibine hazırlattıkları taslak, Anayasa’nın başlangıç ilkelerini değiştiriyordu.
Mevcut Anayasanın dördüncü maddesi şöyledir:
“MADDE 4: Anayasanın birinci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile ikinci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve üçüncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”
Peki, ikinci maddedeki temel nitelikler nasıl tanımlanıyor?
“MADDE 2: Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.”
Başlangıç ilkelerinde “Türk vatanı” denilir; “Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” ifadesi kullanılır.
Peki AKP’nin Anayasa taslağında durum neydi?
Bir defa, başlangıçta belirtilen temel ilkeler ortadan kaldırılıyordu? Yeni, kısa ve kuru bir başlangıç metni yazılmıştı!
Halbuki, Türk anayasasının ruhunu ortadan kaldırmak, üstelik değiştirilmesi teklif dahi olunamayacak ilkeleri yok etmek, başlı başına bir Anayasa suçuydu.
Anayasa, “Başlangıçta ve ilk üç maddedeki temel ilkeler değiştirilemez” diyor, Özbudun ve arkadaşları, Tayyip Erdoğan’ın talimatı ile hazırladıkları taslakta başlangıcın tümünü ortadan kaldırdıkları gibi maddelerle de oynuyorlar; son hükümlerde de dördüncü maddedeki değiştirilemezlik ilkesine yer veriyorlardı.
* * *

AKP milletvekili Zafer Üskül, Anayasanın başlangıç kısmında ve maddelerinde Kemalizm ideolojisinin yansımaları olan “Atatürk milliyetçiliği” ve “Atatürk ilke ve inkılâpları” gibi kavramların kaldırılması gerektiğini söylüyordu.
Avrupa Parlamentosu Yeşiller üyesi Daniel Cohn Bendit, Avrupa Birliği’ne katılmanın Türkiye’de Kemalizmin sonu olabileceğini söylemiş ve bunun “Kemalist köktenciliğin havaya uçurulması” anlamına geldiğini belirtmişti.
Wolfgang Koydl da “Türkiye her şeyden önce, her toplumsal ve politik gelişimini engelleyen taşlaşmış Kemalizmi kırmalıdır” diye konuşmuş, Zafer Üskül gibi devletin temelleriyle kavgalı kişilere cesaret vermişti.
2003’ün Mart ayında, AB Genel Kurulu’na sunulan Türkiye raporunda Hollandalı muhafazakâr parlamenter Arie Oostlander, Bülent Arınç’ın sık sık gündeme getirdiği gibi laikliğin farklı tercüme edilmesini istemiş, ayrıca Kemalizm ideolojisinden arındırılmış yeni bir Anayasa yazılmasını talep etmişti.
* * *
Biz o zaman “Türk Milleti, Türkiye topraklarını kanıyla vatan yaptı, oylama veya demokrasi ile değil! Dolayısıyla bu tehlikeli oyuna bir an önce son verilmesi, herkes için iyi olur. Anayasayı, cumhuriyeti, Türk vatanını, Türk Devletini, Türk Milleti’nin hukukunu korumak her Türk’ün görevidir. TBMM korumazsa, hükümet korumazsa, TSK korumazsa, tek tek her vatandaşa koruma hakkı doğar!” demiş idik.
Yine aynı uyarıyı yapmak durumundayız.


--------------------
12 Eylül Referandumunda;Türkiyenin bölünmesine hayır,Şehit kanıyla sulanmış toprakların ecnebiye satılmasına hayır,Madenlerin ecnebiye satılmasına hayır,Habur hukukuna hayır,Sivil diktaya hayır,(AKP,ABD,AB) anayasasına hayır,Dokunulmazlıların kalkmamasına hayır,(Memuru,çiftçiyi,emekliyi,işçiyi,esnafı) küçümseyen hükümete hayır,Memura grev ve toplu sözleşme hakkı vermeyenlere hayır,Uzaktan kumandalı hükümete hayır,Denetlenmeyen yürütmeye hayır,kürt devletine hayır,Mandaya ve himayeye hayır,Yandaş ve Yoldaş medyaya hayır
PMEmail Poster
Top
Flaky
Gönderildi 01 Eylül 2010 15:22
Quote Post


Müdavim
****

Grup: Müdavim
Mesaj: 468
Üye No: 83174
Kayıt: 16 Kasım 2005





QUOTE
Mantık

Doğrusu ben anlamakta biraz zorlanıyorum. Bu anayasa değişikliğine "hayır" diyenler, niye "hayır" dediklerini değiştirilen maddeler üzerinden anlatmıyorlar. Kimse kalkıp "şu madde halkın çıkarına aykırıdır" demiyor.

Bu değişikliklerin hepsi bu ülkede yaşayan herkesin çıkarına olan, demokrasiye ve hukuka uygun değişiklikler. Avrupa Birliği ülkelerindeki uygulamalar buraya taşınıyor.

Hukuk sistemimiz, "küçük bir zümrenin" denetiminden kurtarılıyor.

Bu değişiklikler gerçekleşirse bundan sonra bir Genelkurmay Başkanı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na emir verip savcıları işinden attıramayacak.

Bu baskıcı sistemin en önemli kilitlerinden biri çözülecek. Benim için bu bile büyük ve önemli bir değişim Türkiye için. Peki, "hayır" diyenler niye "hayır" diyor? Onlar, "bu değişiklikler demokrasiye aykırı" demiyor, onlar "bu değişiklikler AKP'nin işine yarar" diyor. Benim kavrayamadığım "nokta" da burası.

Demokratikleşme niye sadece AKP'nin işine yarıyor? Niye başka hiçbir partinin işine yaramıyor? AKP'nin dışındaki partilerin ve bu partilerin temsil ettiği insanların "demokratikleşmeden" hiçbir çıkarı yok mu?

Daha da vahim soru şu:

Eğer zihnimizde "AKP ile demokratikleşme" arasında böyle kuvvetli bir ilişki kuruyorsak, bu ülkede AKP diye bir parti olduğu sürece her demokratikleşme adımını ret mi edeceğiz? Demokratik her adıma "hayır" mı diyeceğiz? Demokratikleşmek için AKP denen partinin yok olmasını mı bekleyeceğiz?

AKP yok olsa ona benzer başka bir parti kurulacak. Ne yapacağız peki?

Şimdi izninizle tane tane sorarak durumu anlamaya uğraşalım.

Bu ülkede seçimler düzenli olarak yapılıyor mu?
Yapılıyor.
On ay sonra gene seçim var mı?
Var.
Bu ülkede altmıştan fazla siyasi parti varlığını sürdürüyor mu?
Sürdürüyor.

Altmıştan fazla partinin yarıştığı, seçimlerin düzenli yapıldığı bir ülkede "demokratikleşme" neden sadece bir tek partinin işine yarıyor? Diğer partilerin varlıklarını "demokrasi" içinde sürdürüp, demokrasi içinde "iktidara" gelemeyeceğine mi inanıyoruz? "Demokrasi olursa hep AKP kazanır, onun için demokratikleşmeye izin vermeyelim" mi diyoruz?

Bu mu söylediğimiz?

"AKP iktidara gelir" demek, "halk AKP'yi seçer" demek.
Öyle değil mi?

Biz halkın seçiminden hoşlanmadığımız için, halkın seçeceği partiyi "baskı altına" alacak demokrasi dışı" bir düzenin devamını mı arzuluyoruz? Asıl derdimiz AKP değil de, AKP'yi seçen "kitle" mi?

Biz, halkın çoğunluğunun eğilimlerinden mi hoşlanmıyoruz? Aslında biz AKP'ye değil de, onu seçen kitlelere karşı bir baskı mekanizması mı sürdürmekten yanayız? Biz, orduyu ve yargıyı yanımıza alıp, çoğunluğa karşı bir "azınlık sultası" mı devam ettirmek istiyoruz? Onun için mi "demokratikleşme" adımlarını reddediyoruz?

Seksen yıldır bu azınlık sultası sürüyor, bu "sulta" AKP kurulmadan önce de vardı, ne işe yaradı bu sulta?
Çok mu özgür, çok mu mutlu, çok mu zengin olduk? Bu "azınlık sultası" sürerse çok mu mutlu olacağız?

Devletin içindeki çetelerin varlığıyla kaos yaratıp halkı hep korku içinde yaşatmaktan nasıl bir çıkar sağladık ki bu "düzen" devam etsin istiyoruz?

Benim görebildiğim kadarıyla "hayır" diyenler AKP'den değil, düpedüz halktan korkuyorlar, halkın iradesi siyasete yansımasın istiyorlar. Öyle olmasa, on ay sonra seçime gidilecek bir ülkede, AKP "bin yıl iktidarda kalacak" gibi konuşmazlar. Onlar AKP'nin değil, "halkın iktidarından" korkuyorlar.

Korkunun ecele faydası yok. Bu halk bazen AKP'yi, bazen başka bir partiyi seçecek, hangi partinin iktidara geleceği hiç önemli değil, önemli olan, halk artık o "azınlık sultasına" köle olmayacak. Hukuka uygun, demokrat bir ülke kurulacak burada. Ve, halkı bir daha kimse korkutup, aşağılayamayacak.

Ahmet Altan - Taraf
01.09.2010
PM
Top
Masterworks-Artisan
Gönderildi 02 Eylül 2010 10:38
Quote Post


Kontrolör
****

Grup: Kontrolör
Mesaj: 5175
Üye No: 126684
Kayıt: 31 Temmuz 2006

Bağışları :



Kürtlerin yalnızlığı Necmiye ALPAY / Radikal

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Açılım” politikasının bir yıkım politikası olduğunu söylüyor. Bundan kastı, açılımın yürütülmesindeki beceriksizlik değil; fikrin bütünü yıkıcıdır Bahçeli’ye göre; Kürtlerin yüzüne seksen küsur yıl önce kapatılmış olan kapı ebediyen kapalı tutulmalıdır.

Bahçeli ve daha pek çok kişi bu kapı hâlâ kapalıymış gibi konuşuyor. Oysa Kürtler bu kapıyı hep zorladılar, hiçbir zaman tam olarak kapattırmadılar, asimilasyona direndiler ve sonuçta MHP’yi bile “bin yıllık kardeşlik”ten söz etmek zorunda bıraktılar. Bugün MHP ve benzerleri için tam bir çıkmaz söz konusu: “Kürt kardeşlerimiz” söylemi bir yanda, kapalı kapı arzusu diğer yanda. AKP ve CHP hiç değilse kapıyı açmak istermiş gibi yapıyor. Aslında kapama yönünde ittiriyorlar, o başka.

Bu konuda şimdiye kadar en açık sözlü davranan kamu kişisi, emekli General Armağan Kuloğlu oldu: Özerklik, bağımsızlık, demokratik cumhuriyet gibi seçenekler konusunda açıkça şöyle dedi Kuloğlu: “Bunlar konuşulmamalı” (12.8.2010 Perşembe, NTV). Konuşulması, böyle fikirlere “alışılması” sonucunu verebilirmiş.

Bunun anlamı, ‘şimdiye kadar Kürtleri yok saydığımız gibi şimdi de Kürt sorununu ve çözüm zorunluluğunu yok sayalım’ değil midir? Medyadan bile silelim, gerekirse bu sorunu yazıp çizen ve tartışanları da tıpkı zihnimize kazınan o fotoğrafta gördüğümüz, uzayıp giden bir sıra halinde dizilmiş, elleri kelepçeli bin küsur Kürt kamu kişisi gibi sıralara dizelim, kollarına kamp numarasını dövmeyle...
Şey, ne diyorduk?
*
Vırt zırt Kürt sorunundan söz edenlerin adı “Kürtçü”ye çıkıyor. Gelgelelim, silahlısı ve silahsızıyla sürüp giden bütün bir varolma mücadelesini, onun sonucunda ölüp ölüp dirilenleri, bundan da öte, diliyle, kültürüyle bütün bir toplumsal-tarihsel varlığı görmezden gelerek, matris dışı tutarak nasıl yaşanır, nasıl düşünülür, nasıl bilim, eğitim ve siyaset yapılır, anlamak zor. Belki çok da zor değil.
*
Kürt varlığı bir türlü kayda (örgün ve yaygın eğitim in tümüne, kültüre, yasalara) geçirilm iyor. Türkçe kültürde Kürtlük, “Kürtler ne istiyor” sorusuna indirgenmiş durumda. Bunun adı yalnızlaştırma, yani tecrit politikasıdır. Bana kalırsa, “demokratik özerklik” kavramıyla dile getirilen son hedefte, bu tecrit politikasının yarattığı derin güvensizliğin payı vardır. Kürtler bu kadar tecrit edilmeselerdi, coğrafi sınıra dayalı bir çözüme kolay kolay ihtiyaç duymayacaklardı ve sorun “demokratik cumhuriyet” kavramı çerçevesinde çözüm yoluna girebilecekti. Ancak, bunun gerçekleşebilmesi için Kürtleri ve diğer kültürel varlıkları içeren kapsamlı bir bütünleşme programına ihtiyaç var dır. Oysa şimdiye kadar devlet katında böyle bir programın, bırakınız kendisini, niyetini bile göremedik. Buna son anayasa değişikliği paketi de dahil.
*
Kürtler ‘halkoylaması’ meselesinde de yalnızlaştırılıyor. Özgürlükçü ve sosyalist sol kesimlerin de katkısıyla. Bu kesimler boykot konusunda ya hiçbir şey söylem eyip habire ‘evet/hayır’ tartışıyorlar, ya boykotun mantığını anlamamış gibi yapıyorlar, ya da açıklamalarının sonunda, Kürtlerle sınırlı kalması kaydıyla boykota bir selam çakm akla yetiniyorlar.

Bu son tavrın anlamı, düpedüz, Kürtler açısından bakınca başka bir perspektifi, batı bölgelerinden bakınca başka bir perspektifi geçerli saymaktır. Tipik bir örnek için, DSİP Genel Başkanı Doğan Tarkan’ın, “Neden yetmez, neden evet?” başlıklı yazısına bakılabilir (8.8.2010 tarihli Radikal İki ). Tarkan bu yazısında hem Kürt sorununun Türkiye toplumu için belirleyiciliğinden söz ediyor, hem de boykotu yalnızca “Kürt bölgelerinde doğru” buluyor.
Kürt sorununun çözümü yalnızca Kürtlerin işi olabilirmiş gibi.

Peki, “dil, din, cins, ırk, etnik köken, inanç, yaş, bedensel farklılık vd” ayrımcılık türlerinin tümünde, ama tümünde kendimizi dolaysız muhatap saymadıkça yol alabilir miyiz?
*
‘Halkoylaması’ büyük ölçüde AKP’ye güven/sizlik oylamasına dönüşmüş durumda. Boykot oylarını da, “hayır” oylarını da hiç kimse “biz Anayasa’nın şu halinden memnunuz” biçiminde yorumlayamaz, çünkü bu konuda söz alan istisnasız herkes, yeniden yazılmış bir anayasa istediğini açıklamış durumda, AKP ve diğer evetçiler dahil. Ancak, mecliste grubu bulunan partilerden yine AKP dahil ve BDP hariç hiçbiri Kürtleri tecrit politikasından anayasal düzeyde vazgeçtiğinin net bir işaretini vermiş değil.

AKP, güvenoyu alamamış ya da yeterince alamamış bir hükümet durumuna düşme tehlikesi karşısında, “evet” için bütün gücüyle yükleniyor. Gelgelelim, kendisinin demokratlığına güvenilmesini sağlayabilecek taleplerin hiçbirini benimsemiyor. Bu partinin demokratikleşme dinamiğinin şimdiye kadar ortaya çıkan kısmında, kendi bekasını garantiye alacak önlemleri aşan bir perspektif genişliği göremedik. Bunun en açık göstergelerinden biri baraj meselesidir.

AKP, seçim barajına sıkı sıkıya yapıştı. Hak etmediği oyların üstünde oturmayı reva görüyor. Ve Kürt sorunu dahil yeniden en gerilere düşmek pahasına, demokratikleşmenin önüne baraj çekiyor. CHP’nin son atakları belki de bu gerilemeyi nihayet fark edip öne atılmak istemesiyle ilgilidir. Ya da öne atılıyor taklidi yapıp yerinde sayan pandomimcileri oynamasıyla.


--------------------
Je est un autre. Tant pis pour le bois qui se trouve violon, et nargue aux inconscients, qui ergotent sur ce qu'ils ignorent tout à fait ! A. Rimbaud
I is someone else. It is too bad for the wood which finds itself a violin and scorn for the heedless who argue over what they are totally ignorant of ! A. Rimbaud
PMEmail PosterUsers WebsiteIntegrity Messenger IMMSN
Top
Bob le Flambeur
Gönderildi 04 Eylül 2010 02:38
Quote Post


Üye
**

Grup: Üye
Mesaj: 78
Üye No: 127715
Kayıt: 02 Eylül 2006





QUOTE
user posted image

Mesele yok!

Haber: AKP’nin Taksim’deki mitingine katılan bir grup, Cumhuriyet Anıtı’nın üstüne tırmanıp, Atatürk heykelinin eline “Evet” flaması tutturmuş.

Yorum: Eline tutturduysa, mesele yok. Ya cözüne celeydu?

Haber: Gaziantep’te 17 yaşındaki lise öğrencisi G. Ç, Gırgır dergisinden alınmış bir Tayyip Erdoğan karikatürü ile “Gençlik HAYIR diyor” baskılı tişört giydiği için polis tarafından gözaltına alınmış.

Yorum: Bıraktılarsa mesele yok. Ya dövselerdi?

Haber: Memlekette “Hayır” yazılı bir billboard görmek mümkün değil. Bütün kentlerin billboard’larına “Evet” basmışlar, her duvara, her köşeye, hatta devlet dairelerinin içine “Evet” afişleri asmışlar.

Yorum: Evlerimizi basmadılarsa, yatak odalarımıza asmadılarsa, mesele yok. Ya alnımıza yazsalardı?

Haber: Oy pusulalarında “Evet” ak zemin üstüne yazılarak çekici, “Hayır” kahverengi zemine basılarak itici kılınmış.

Yorum: İticilik sadece renkliyse mesele yok. Ya kokulu da olaydı?

Haber: YSK’dan Allah razı olsun, DSP aracı oldu, “hayır”a da “evet” bastırmaktan vazgeçip, yettiği ölçüde “tercih” mühründe karar kıldı. Son müjdeyi de “yeterli tercih mührü varmış”, diye verdi.

Yorum: Mührü ters bastılarsa, mesele yok. Ya düz bastılarsa? TERCİH’in düzü pusulaya HİCRET çıkar da...

Haber: TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, Başbakan Erdoğan’ın “Bitaraf olan bertaraf olur” sözlerini tehdit olarak algılamamış.

Yorum: Öyleyse mesele yok. Ya algılasaydı ne yapardı, acaba? Kafa mı tutardı?

Fıkra: Ağanın yokluğunda mülkünü basan haydutlar, köyü bekleyen birkaç korucuyu öldürmüş, evleri talan etmiş, ağanın karısı dahil tüm kadınları kaçırmış, hepsinin ırzına geçmiş, sevgili okurlar.

Ağa köye döndüğünde öfkeye garkolmuş, karısını da pek severmiş; takmış adamlarını peşine, iz sürmüş, bulmuş haydutları, hepsini kılıçtan geçirip hem kadınları kurtarmış, hem de çalınan malları.

Karısıyla baş başa kaldıklarında sormuş: “Sana da bir şey yaptılar mı hatun?” Hanım, başını eğmiş: “Yaptılar ağam. Ötekilere ne yaptılarsa bana da yaptılar.”

Ağa deliye dönmüş: “Sen kim olduğunu söylemedin mi? Ağanın karısıyım demedin mi? Buna rağmen mi dokundular?”
Hanımın boynu iyice bükülmüş: “Söyledim Ağam, söyledim. Benim altıma halı serdiler, ötekileri toprak üstü hallettiler..."

Yorum: Hayır diyen için mesele yok! “Evet” diyene de zaten halı sererler...

MİNE G. KIRIKKANAT/ VATAN


Mesajı düzenleyen: Bob le Flambeur (04 Eylül 2010 02:41)
PMEmail Poster
Top
Bob le Flambeur
Gönderildi 05 Eylül 2010 13:37
Quote Post


Üye
**

Grup: Üye
Mesaj: 78
Üye No: 127715
Kayıt: 02 Eylül 2006





QUOTE
user posted image

Neye HAYIR!

Geçen gün AKP’nin önde gelen eski bakanlarından biri özeleştiri yaptı:
“En büyük hatamız, bu referandumu hükümet için güven oylamasına dönüştürmek oldu” dedi.
Bu cümlenin girişini “Muhalefetin en büyük başarısı” şeklinde de değiştirebiliriz.
Dolayısıyla, artık 12 Eylül’de oylanacak şey, sadece anayasa paketi değildir.
“Hayır”, hatta düşük yüzdeli bir “Evet”, hükümete uyarıdır.
Güçlü bir “Evet” ise, Erdoğan için güvenoyu sayılır.

* * *

Paketin içeriği çokça tartışıldı.
Ancak bence referandum, Anayasa’yı yenilemek için bir şans sunmaktan çok, yanlış bir üslubu cezalandırmak, doğru yaklaşımları ise cesaretlendirmek için iyi bir fırsat oluşturuyor.
Başbakan pakete karşı çıkanları sıralıyor ya:
“CHP, MHP, YARSAV, komünistler, Kürtler, İşçi Partisi, Apo, PKK...” diye...
Mesela bu “öcüler ittifakı yaratma” tavrı, paketle değiştirileceği söylenen 12 Eylül mantığının ta kendisi gibi geliyor bana...
30 yıllık “Herkes düşmanımız” zihniyetiyle, o zihniyetin yeni versiyonuna destek vererek mi hesaplaşacağız?

* * *

Mesela Başbakan:
“Desteklemeyenler yarın huzurumuza geldiklerinde biz de sessiz kalırız” diyor ya...
Bu “huzura çıkmak” tabirindeki padişah tınlaması da..
“Ya benimsin ya toprağın” dayatması da...
“Bitaraf olursanız bertaraf olursunuz” tehdidi de bana paketin hedef aldığı 12 Eylül baskısını çağrıştırıyor.
Değiştirilecek maddeler önemini kaybediyor.
Seneye bu antidemokratik anayasa baştan sona değiştirilebilir; ya bu antidemokratik tavır?
“Bu pakete itiraz edecek olanın aklından şüphe edilir” diyorlar ya; sırf bu laf bile pakete itiraza yetiyor benim “şüpheli aklım”ca...
“Evet demeyenin telefonuna çıkmayacak olan” bir idare, dünyanın en demokratik anayasasına sahip olsa kaç yazar?

* * *

Paketin getirisi çok; ama bu zihniyetin götürüsü daha çok...
12 Eylül’den kurtulalım derken 12 Eylül damgalı “Bütün Hayır’cılar haindir” tuzağına yakalanma tehlikesi büyük...
Muhalefetle, iş dünyasıyla, yargıyla, medyayla, sendikayla, sivil toplum kuruluşlarıyla, üniversiteyle, “monşerlerle” sürekli kavga etmeyi yönetim tarzı bilen bir Başbakan var.
Bu “güven oylaması”nda herkes kendi meslek grubu adına konuşacaksa ben de gazete patronlarına çağrıda bulunup “Ya şu köşe yazarlarınıza sahip olun ya da karşıma gelmeyin” diyebilen Başbakan’ın, demokratik bir anayasa talebine güvenemediğimi belirtmek istiyorum.
Şu anda iktidarın gaza değil, frene ihtiyacı var.
Çevresinde aklıselim telkin edenlerin büyük oranda dağılmasından sonra Başbakan’a “Herkesin Başbakanı olması gerektiği”ni hatırlatabilecek bir tek merci kaldı:
Sandık...
Yani 22 Temmuz 2007 gecesi onu balkona çıkartıp “Herkesin Başbakanı olacağım” dedirten irade...
Şahsen ben, 12 Eylül gecesi Başbakan’ı yine o balkonda dinlemek istiyorum.

CAN DÜNDAR / MİLLİYET

Neye EVET!

Dün, hükümet için güven oylamasına dönüşen referandumun anayasayı yenilemek için bir şans olmaktan çok, yanlış bir üslubu cezalandırmak, doğrusunu cesaretlendirmek için bir fırsat oluşturduğunu yazmıştım.
Oylarımızla karşı çıkabileceğimiz yanlış üslup,“Hayır”cıları şer ittifakı olarak gören; “’Evet’ demeyen yarın huzurumuza gelmesin” diyen üsluptu.
Bunun, değiştirilmek istenen 12 Eylül zihniyetinden bir farkı yok.
Üstelik bu tehdit, paketin muhtemel katkılarından daha kalıcı olabilir.
12 Eylül’e “Hayır” diyorsak, taklitlerinden de sakınmalıyız.

* * *

“Cesaretlendirmek gerek” dediğim yaklaşım ise, CHP’nin yeni liderine ait...
Kemal Kılıçdaroğlu, kurultay konuşmasıyla başlattığı dönüşümü, adım adım uygulamaya koyuyor.
Muhalefette uzun yıllar kalmaktan iktidar hevesini yitiren, kuruluşundaki yenilikçi misyonu kaybeden, küçülen, eskiyen, tutuculaşan CHP’yi bir kilimi kışa hazırlar gibi dövüyor, tozunu attırıyor.
Söyleşilerinde, mitinglerinde, herkesin başta tahmin ettiğinden çok daha kapsamlı bir yenilenmenin ipuçlarını veriyor.
Cumhuriyetçi CHP’yi demokrat bir çizgiye çekiyor. İkisinin pekala bir arada bulunabileceğini gösteriyor.

* * *

Van’da “Mustafa Muğlalı Kışlası”nın “33 kurşun olayı”nı hatırlatan adına itiraz etmesi, kendisi için küçük, CHP için büyük bir adımdı. CHP’nin, devleti ve askeri her koşulda savunmaktan vazgeçtiğinin, giderek sivilleştiğinin işaretiydi.
Hükümete karşı muhtıra kaleme alan eski Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt’a üstün hizmet madalyası verilmesini eleştirmesi, Genelkurmay’ı Heron skandalı konusunda bir an önce açıklama yapmaya davet etmesi, askere müdahale yetkisi veren kanunu değiştirmeyi teklif etmesi de, ezberbozan hamlelerdi.
“Türban sorununu biz çözeriz” diyerek “itiraz eden parti”den “çözüm arayan parti”ye evrilmesi önemliydi. Partide bir grubu çözüm üretmek üzere harekete geçirmesi, vaatlerin sözde kalmayacağı umudunu veriyordu.
Güneydoğu’ya af vaadi ise, şartları belirtilmeden ve biraz hazırlıksız dile getirildiği için eleştirilse de Kürt sorununun çözümünde Erdoğan’a söz bırakmayan cesur bir adımdı. Üstelik Kılıçdaroğlu, bu konudaki eleştirilere rağmen -daha önce herhalde genel merkez baskısıyla yaptığı gibi- geri adım atmadı.

* * *

CHP’yi Başbakan’ın tabiriyle “kumsalların partisi” olmaktan kurtarıp adım atamadığı Güneydoğu’ya, “devletle özdeşleşti” diye ondan uzaklaşmış aydınlara, dışlanmak üzere olduğu Sosyalist Enternasyonal’e yaklaştırabilecek çıkışlar bunlar... CHP’nin yakın geçmişini bilenler için, partide bir kırılma noktasını ve önemli politika değişikliklerini işaret ediyorlar.
Bu referandum, bir yanıyla da Kılıçdaroğlu’nun bu açılımının güven oylaması olacak.
“Hayır”, aslında biraz da “eski CHP zihniyetine hayır” anlamı taşıyacak; yenisini onaylayacak.
Referandum yenilgisi ise Kılıçdaroğlu’nun cesaretini kırabileceği gibi “bu çıkışlar yüzünden kaybettik” diyen tutucu kanada koz ve geri dönme ümidi verecek.
Böyle bakınca referandum, anayasanın çok ötesinde değişiklikleri de oylamaya gebe görünüyor.

CAN DÜNDAR / MİLLİYET
PMEmail Poster
Top
tartox
Gönderildi 07 Eylül 2010 16:14
Quote Post


Üye
***

Grup: Üye
Mesaj: 326
Üye No: 136413
Kayıt: 09 Haziran 2007





Bilim ile uğraşmanın en hoş yanlarından biri insanın tüm yaptıklarına akılcı ve gözlemlerle denetlenebilecek bir temel arama alışkanlığını edinmesidir.Bu arayış her zaman kolay olmayabilir ,ama her seferinde insana keyif ,ondan da önemli olarak ,tatmin hissi verir.

Bile Bile Dangalak Yerine Konmak İstemediğim için "Hayır"

Bugünlerde evden çıktığım zaman en çok konuşulan konu 12 Eylül referandumunda nasıl oy kullanılacağı.Beni tanıyan herkes "hayır" oyu kullanacağımdan emin.Bunu Akp karşıtı olmama bağlıyorlar.Ben herhangi bir "şeyin"(buna kişiler dahil) karşıtı olmanın akılsızca bir davranış şekli olacağını söylemekten bıktığım halde,temasa geldiklerimin ekserisi beni(herhalde ilkel kültürümüzün gereği)böyle algılıyor.

Onun için burada okuyucularıma niçin "hayır" oyu vereceğimi yazayım:Dangalak muamelesi görmekten bıktığım için.Türkiye'yi şu an elinde bulunduran güç vatandaşlara dangalak muamelesi yapıyor.Onları fakirleştirirken "bak nasıl zengileşiyorsunuz"diyor;onları yanlızlaştırırken tüm komşularımızla sıfır sorun yaşadığımızı anlatmaktan sıkılmıyor;eğitimimizi çökertirken , eğitimde olumlu bir devrim yaptığını her yerde söylemekten çekinmiyor ;milleti bölerken kardeşlik nutukları atıyor ; adaleti mafya düzeyine indirdikte sonra hukukun üstünlüğüne olan saygısını anlatmakla kalmıyor , bir de bunu bizim oyumuza sunuyor.Ama sıkıysa evet demeyin : O zaman sizi bertaraf etmekten bahsederken bir de sırıtarak bunun demokrasinin gereği olduğunu meydanlarda haykırıyor.Biz boynumuza geçireceğimiz kemendi onun eline verirken bir de sıkıp sıkmaması gerektiği konusunda fikir beyan edeceğiz:Ama sıkma dersek o zaman kemendi bırakıp kellemizi uçuracak.Bir halk bu tür muamele karşısında "Aman ne güzel yapıyorsun ,lütfen devam et.Hatta gel sen beni kazıklarken ,ben de sana bunun hesabının sorulamayacağı bir cennet hediye deyim"der mi?Biz bu kadar gabi miyiz?Yoksa şaşkınlıktan öyle mi olduk?

Sayın Hanefi Avcı bir kitap yazdı ve derhal kendisi hakkında inceleme başlatıldı.Elin adı sanı belli olmayan bir manyağı veya paralı ajanı ordumuz ,aydınlarımız hakkında ileri geri ,ipe sapa gelmez iddialar ortaya atıyor ,bunu yapanları arayıp bulmak yerine biz aydınlarımızı,ömürlerini bizim emniyetimizi sağlamakla geçirmiş komutanlarımızı hapse tıkmayı tercih eden bir sisteme adalet diye bakmaya devam ediyoruz.Evet komplo ,çete,darbe teşebbüsü olabilir ve bunları yapanların yakasına yapışacak bir adalet sisteminin olması da bir toplumu yöneten güçten beklenir.Ama ne hikmetse ,darbe yapacak tek merci olarak ordumuz belleniyor ve onun hakkındaki her dedikodu ,anında bir savcının ilgisini çekerek soruşturma ,hatta tutuklamalar zinciri oluşturuveriyor.Hukuk kişiden bağımsız güya ,ama aydın,komutan tutuklayan savcı ve hakimlerin sıradan tayinleri bile adalet bakanını toplantıları terkedecek kadar çileden çıkarıyor.Amma devletin onurlu bir emniyet müdürü "yahu şuraya bakın neler oluyor"dediği zaman ,bu sefer o savcılar onun ihbar ettiklerinin peşine düşmüyor ,bilakis devlet onun yakasına yapışıyor.Bir bakan çıkıyor diyor ki""efendim,varsayımlara göre bir kitap yazmış".Eh,aynı bakanın hükümeti deprem tehlikesini de herhalde benzer bir "varsayım" addettiği ve bilimde varsayımların rolünü anlayamadığı için tepki göstermemeyi tercih ediyor.Ama okyanus ötesinden bir delinin videolarında adı geçenleri içeri tıkmakta gösterdikleri telaş,tepki gösterme konusunda hiç de özürlü olmadıklarının ispatı.Tüm bunlarda bir kasıt ,belli bir hedefe yönelik icraat görmemek için insanın aptal olması lazım.Türkiye gerçekten böyle bir aptallar cenneti midir?

Memleket bir grup insanın güdümünde bir felakete gidiyor.O memleketin insanları da gazetelerde ,televizyonlara,kahvelerde ,evlerinde oturmuş,sanki her şey normal demokratik bir ülkede o veya bu uygar görüşün veya uygulamanın tercihi hakkındaymış gibi laf salatası yapıyor.Hani bu yangında onu söndürmeğe çalışmaktansa ortasında oturup sıcağın sağlığa olan yarar ve zararlarını tartışmaya benziyor.Ben boynumu yağlı kemende hem uzatıp hem de onu elinde tutandan lütfen sıkmasını rica edecek kadar dangalak değilim.Kemendi sıkabilirse sıksın ,ama ben kendi elimle ona o imkanı verecek kadar aklımı peynir ekmekle yemedim.Elimdeki verileri bir bilim insanı tavır ve becerisiyle gözden geçirdiğim zaman 12 Eylül'de kendimin ve toplumumun kurtuluşunu önüme tepsiyle gelen idam fermanının altına hayır damgasını vurmakta görüyorum.
Onların anlayacağı dilde de söyleyeyim:"la!"(Veya "no" mu deseydim?)

A. M. Celal Şengör

Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknoloji Eki
Sayı 1224


--------------------
user posted image
PMEmail Poster
Top
Bob le Flambeur
Gönderildi 08 Eylül 2010 15:20
Quote Post


Üye
**

Grup: Üye
Mesaj: 78
Üye No: 127715
Kayıt: 02 Eylül 2006





QUOTE
user posted image

Tahkikat Komisyonu'na ‘Evet' mi ‘Hayır' mı?

19 Nisan 1960'ta Milliyet'in manşeti şuydu: “Her türlü siyasi faaliyet durduruldu.” Bu kararı alan Tahkikat Komisyonu, Başbakan Menderes'in “Adliye işleyemez hale gelmiştir” sözleri üzerine Meclis'te Demokrat Parti oylarıyla kuruldu.

Neydi bu komisyonun görevi, ne tür kararlar aldı? Anayasa Mahkemesi'nin kurulmasına neden olan bu komisyonu bilmeden bu referandumda neyi oyladığınızı bilmeniz mümkün değildir.

27 Ekim 1957 seçimlerinin üzerinden 2 yılı aşkın süre geçince CHP lideri İsmet İnönü Anadolu gezisine çıktı. İstanbul'da, Konya'da, Uşak'ta, Kayseri'de, İskenderun'da olaylar çıktı; polisler İnönü'yü karşılamak isteyen halkı zor kullanarak dağıttı.
Demokrat Parti Meclis Grubu bir bildiri yayınlayarak, CHP'yi halkı ve askeri ayaklanmayı kışkırtmakla ve bütün yurtta yıkıcı grupları kendi çevresinde toplamakla suçladı.
DP muhalefeti susturmak istedi. Muhalefete karşı yeni tedbirler alınmasına karar verdi.
Alınacak öncelikli tedbir; Meclis'te “Tahkikat Komisyonu” kurulmasıydı. Ve 18 Nisan 1960'ta Tahkikat Komisyonu kuruldu.
Tamamı DP milletvekilinden oluşan 15 üyeli komisyonun görevleri bakınız neydi:

- Muhalefet ve basın aleyhinde ortaya atılan tüm iddiaları bu komisyon soruşturacaktı.
- Her türlü siyasi faaliyet hakkında önleyici karar almak; mitingleri, toplantıları yasaklamak bu komisyonunun göreviydi...
- Her türlü yayını yasaklamak, yayın organlarının basım ve dağıtımını durdurmak ve kendilerince gerekli her belgeye el koymak bu komisyonunun görevleri arasındaydı. (Belge aradığı her kurumu, her evi izinsiz basma yetkisi vardı.)
- Meclis görüşmeleri ya da önergeler sadece Resmi Gazete'de yayınlanabilecekti.
- Hükümet bütün iletişim araçlarından istediği gibi yararlanabilecekti.
Anlaşılacağı üzere komisyon, TBMM'den ve mahkemelerden daha güçlüydü; savcı ve hâkimlerin bütün yetkisini elinde tutuyordu.
Öyle ki:
- Komisyonun alacağı önlem ve kararlar kesin olacak; bu önlem ve kararlara hiçbir şekilde itiraz edilmeyecekti.
- Komisyonun karar ve önlemlerine karşı çıkanlar 1 yıldan 3 yıla kadar ağır hapisle cezalandırılacaktı.
- Komisyon kararlarının icra ve infazında sivil ya da asker hangi görevlinin ihmali görülürse o kişi 6 aydan 3 yıla kadar hapsedilecekti. Keza soruşturmayla ilgili olayları açıklayanlar da aynı cezaya çaptırılacaktı.
Aldığı ilk karar
Komisyon kurulur kurulmaz aynı gün iki karar aldı:
- Partilerin kongre, toplantı düzenlemeleri, siyasal etkinliklerde bulunmaları ve yeni örgütler kurması yasaklandı.
- Komisyonun yetki, görev, karar ve çalışmaları hakkında yayın yapılmasına ve konuyla ilgili TBMM'de görüşme yapılmasına yasak getirildi.

Milliyet Gazetesi 19 Nisan 1960'ta manşeti attı: “Her türlü siyasi faaliyet yasaklandı”.
Dikkat ediniz daha 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi yapılmamıştı.
Kim alıyordu bu kararı; sivil bir iktidar!
Hep yazdım, darbeyi sadece askerler yapmaz; sivil iktidarlar da darbe yapar.
Ve işte böyle komisyonlar kurdurup böyle kararlar alabilirler.

Gücünü nereden aldı?

Tahkikat Komisyonu'nun kurulması Anayasa'ya aykırı değildi. Anayasa Meclis'teki çoğunluğu elde bulunduran partiye/hükümete bu yetkiyi veriyordu. DP bu nedenle Tahkikat Komisyonu'na çok geniş yetki tanıyan “Tahkikat Encümeni Salahiyet Kanunu”nu Meclis'ten geçirdi.
Başbakan Adnan Menderes 1960 yılbaşından beri aynı sözü tekrarlıyordu: “Adliye işlemez hale gelmiştir.” Şimdi Başbakan Menderes yargı yetkisini DP milletvekillerinden oluşan bu komisyona vermişti.
Menderes Türkiye'yi kendi idaresindeki bir tek parti sistemine döndürmek için kurdurmuştu bu komisyonu.
Yani bu komisyonunun kurulmasının salt amacı muhalefeti bastırıp yok ederek sonsuza kadar iktidar olmaktı.
Peki...
Milletin oyuyla iktidar olup yargının üzerinde yetkisi olan bir komisyon kuran Başbakan Menderes olayları önleyebildi mi? Yoksa bu komisyon kararlarıyla olaylar daha mı kontrol edilemez bir aşamaya geldi?
Tahkikat Komisyonu parti faaliyetlerini yasakladı; gazeteleri kapattı, habercileri cezaevine gönderdi; beş kişinin yan yana gelerek dolaşmasına yasak getirdi; 19 Mayıs törenlerinin yapılmasını bile yasakladı; mektup ve telgraflara sansür koydu; üniversiteler kapattı vs.
Ancak olaylar hiç durulmadı. Üstelik çıkan olaylara kan karıştı; Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz polis kurşunuyla öldü.
Sonrasını biliyorsunuz...

Anayasa Mahkemesi niye kuruldu?

Bugün hükümetin hedefinde olan Anayasa Mahkemesi'nin 1961'de hangi ihtiyaçlar sonucu kurulduğunu sanıyorsunuz?
Hükümetin kendisine karşı çıkan muhalefeti, çeşitli kanunlar çıkararak tasfiye etme gücü ve en sonunda muhalefeti meclis aracılığıyla yargılama yetkisini de kazanması üzerine; TBMM'de çoğunluğu elinde bulunduran partinin çıkardığı kanunları Anayasa Mahkemesi kurarak denetleme ihtiyacı bütün yakıcılığıyla kendisini göstermişti. TBMM'ye hâkim olan hükümetin kuvvetler ayrılığını bertaraf ederek diktatoryal bir rejim kurmasının önünde Anayasa Mahkemesi'nin bir engel oluşturacağı düşünüldü. Türkiye'de Anayasa Mahkemesi'nin kurulması düşüncesinin arka planında işte bu tarihsel gerçek vardır.
Bugünlerde yine düne dönülmek isteniyor.
Karar sizin...

BODRUM'UN KAT İRTİFAKIYLA REFERANDUMUN NE İLGİSİ VAR

BODRUM Manastır Otel'de bir arkadaşımla sohbet ediyoruz. Akdeniz mimarisinden, Bodrum'un korunmasından bahsediyoruz.

Arkadaşım birden, “Yüksek yargı olmasaydı, Bodrum'un her yanı Marmaris, Kuşadası gibi apartmanlaşacaktı” dedi.
Bodrum'un kat irtifakı 3'ten 5'e çıkarılmak istenmişti. Bu imar cinayetini yüksek yargı önlemişti.
Sohbetimiz bir anda referandum sürecinde yüksek yargının neden sürekli hedef haline getirildiğine kaydı.
Nasıl kararlara imza atmıştı ki yüksek yargı bu derece tepki görüyordu.
Bodrum'da arkadaşımla ve konuyu bilen dostlarla yüksek yargının aldığı son yıllardaki kararları anımsamaya çalıştık.

İşte bizim hatırladıklarımız:

Erdemir: Cumhuriyet, tarihi boyunca bu nedenle devlet yatırımlarıyla demir-çelik tesisleri kurulmasına büyük önem verdi. Türkiye 2005 yılına gelindiğinde Avrupa'nın 5., dünyanın 13. büyük çelik üreticisi oldu.
2005 yılında kurumun yüzde 46.12'si satışa çıkarıldı. Danıştay 13. Dairesi 2008 yılında özelleştirme kararını iptal etti.

Tüpraş: Ülke vergi gelirinin yüzde 12'sini karşılayan Tüpraş'ın cirosu 4 buçuk milyar dolar idi. 2004 yılında şirketin yüzde 65.76'sı 1.3 milyar dolara Zorlu-Efremov Grubu'na satıldı. Petrol-İş Sendikası'nın açıklamasına göre bu para Tüpraş'ın 2 yıllık kârıydı. Ankara 10. İdare Mahkemesi bu satışı durdurdu. Danıştay da kararı onayınca şirketin satışı durduruldu.
2005 yılında Tüpraş hisselerinin yüzde 14.76'sı 569 milyon dolara İsrailli işadamı Sami Ofer'e satıldı. Satış kamuya duyurulmadan gerçekleş-tirildiği gerekçesiyle Ankara 12. İdare Mah-kemesi tara-fından iptal edildi.
Tüp-raş sonunda 2006 yılında hisselerinin yüzde 51'i Koç-Shell ortaklığına 4 milyar 140 milyon dolara satıldı. Bu satış, 2 yıl öncesinin 4 katıydı.

Galataport: İmar yetkisi olmamasına rağmen Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Karaköy İskelesi'nden Mimar Sinan Üniversitesi'ne kadar olan en değerli sahil şeridini imara açtı. Galataport Projesi'ni Sami Ofer'in sahibi olduğu Royal Caribbean Cruises ile Mehmet Kutman'ın sahibi olduğu Global Yatırım şirketi kazandı.
Danıştay, İstanbul'un tarihine sahip çıkıp projeyi iptal etti.

İETT arazisi: İmar planlarında kamu ve park alanı olarak görülen İstanbul Levent'te bulunan İETT arazisi 2007 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından arazinin imar planını değiştirerek Dubai Şeyhi El Maktum'a satıldı. Ancak Mimarlar Odası, İstanbul halkına ait olan bu arazi üzerindeki projenin durdurulması için İstanbul 7. İdare Mahkemesi'ne başvurdu.
Olay mahkemeye taşınınca El Maktum, ihalenin karşılığını ödemedi. Bu durumda ihaleyi iptal etmesi gereken belediye, ihaleyi iptal etmeyerek arazinin Şeyh Maktum'un elinde kalmasına izin verdi. Konuyu yargıya taşıyan CHP'nin talebini Danıştay kabul etti.

ETİ Alüminyum: 2007'de Danıştay 13. Dairesi, Seydişehir Eti Alüminyum Tesisleri'nin blok satış yöntemi ile Ce-Ka A.Ş.'ye 305 milyon dolara satışını onaylayan Özelleştirme Yüksek Kurulu kararını iptal etti. Danıştay 13. Dairesi'nin iptal kararında, özelleştirme sırasında Türkiye'nin alüminyum üretiminde dışa bağımlılığını azaltacak tedbirler öngörülmediği, sadece mevcut üretim seviyesinin üç yıl süreyle korunmasının taahhüt edildiği vurgulandı.

Şeker A.Ş.: Danıştay bu ihaleyi 15 Ocak 2010 günü aldığı bir kararla iptal etti. İptal kararında, ihale şartnamesinde üretimin devamlılığının güvence altına alınmamış olması ve Türk halkı için stratejik gıda maddesi sayılan şeker üretiminin, söz konusu satış sonrasında devam ettirilmemesi tehlikesinin doğmasıydı.

İzmir Limanı: Danıştay, 2008 yılında TCDD Genel Müdürlüğü'ne ait İzmir Limanı'nın özelleştirilmesi amacıyla yapılan ihaleyi “kamu yararı gözetilmediği” gerekçesiyle iptal etti.

Mayınlı arazi: Türkiye ile Suriye arasında bulunan mayınlı araziler İsrailli firmalara 49 yıllığına verilmek istendi. Anayasa Mahkemesi bu kararı ülke güvenliği açısından sakıncalı bulup iptal etti.

Kreşler ve bakımevi kararı: Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'na bağlı kreş ve gündüz bakımevlerinde verilen hizmet karşılığında alınacak para davalık oldu. Danıştay 10. Dairesi muhtaç çocukların bakımını sağlayan kurumun, kâr amacı gütmek suretiyle ücret tespit etmesinin yasal amaca aykırı olduğuna karar verdi.

Engelli yasası: Danıştay 11. Dairesi, engellilerin kamu görevine atanmalarına ilişkin, işe alınmamış olsalar bile, işe başladıkları tarihte işgücü kayıplarının yasada öngörülen oranda olduğunu kabul edip engelliler lehine karar verdi.

GDO'lu gıdalar: Genetiği değiştirilmiş gıdaların ithaline izin veren bakanlık yönetmeliği Danıştay 10. ve 13. dairelerince iptal edildi.

Tekel kararı: Tekel fabrikalarının kapatılarak işçilerin 4/C statüsüne geçirilmesini Danıştay, işçilerin rızaları dışında verilen 4/C statüsüne geçirilme ve böylece sosyal güvenceden yoksun bırakılma kararının yürütmesini durdurdu.

Fazla mesai kararı: Danıştay 12. Dairesi, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 4/B maddesine göre çalışan sözleşmeli personelin, verilen işleri bitirene kadar normal çalışma saatleri dışında da çalıştırılması ve bunun karşılığında herhangi bir ek ücret ödenmemesine ilişkin hizmet sözleşmesindeki düzenlemenin yürütmesini durdurdu.

Telefon dinlemeleri: Adalet Bakanlığı, 2007 yılında çıkardığı yönetmelikte telefon dinlemelerine yeni düzenlemeler getirdi. Danıştay, Adalet Bakanlığı da dahil olmak üzere hiçbir idari makamın telefon dinlemeleri için yönetmelik hazırlayamayacağına hükmetti.

Belediyelerde kadro kararı: Bakanlar Kurulu'nun belediyelerde norm kadro standardı getiren kararına karşı Belediye-İş Sendikası, Danıştay'da iptal davası açtı. Binlerce belediye çalışanının işini kaybetmesine neden olacağı belirtilen kararname mahkeme tarafından iptal edildi.

Madencilik yasası: Anayasa Mahkemesi 2009 yılında verdiği kararla, Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği'nin 65 maddesini iptal etti. Maden arama gerekçesi ile çevrenin tahrip edilmesine izin veren uygulamalar böylece mahkemeden geri döndü.

Eczane kararı: Danıştay, Sosyal Güvenlik Kurumu ile Türk Eczacıları Birliği arasındaki ilaç temini protokolünün feshine ilişkin SGK işlemi ve eczacılarla tek tek sözleşme yapılmasını öngören işlemin yürütmelerini durdurdu. Bu fesih kararı eczacıların SGK ile örgütlü bir protokol yapmasını engelliyordu.

HES iptali: Doğu Karadeniz başta olmak üzere pek çok doğal güzelliğin ortasına hidroelektrik santral yapma kararı yargıya takıldı. 138 HES projesinden 100'ü mahkemelik oldu. 26 tanesi hakkında yürütmeyi durdurma kararı verildi. Diğer davalar devam ediyor.

Metrobüs zammı: İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin enflasyon oranını aşan ulaşım zammı İstanbul 10. İdare Mahkemesi tarafından belediyelerin halkın yararını gözetmesi gerektiği vurgulanarak iptal edildi.

Kuşkusuz yargının aldığı kararlar bunlarla sınırlı değil. Bizim ilk aklımıza gelenler bunlardı.
Peki, yargı bu kararlarında haklı mı haksız mı?
Ya da yüksek yargı hükümetin ayağına dolanıyor mu, dolanmıyor mu?
Buna göre gidip sandıkta oy kullanacaksınız işte...

SONER YALÇIN / HÜRRİYET


Mesajı düzenleyen: Bob le Flambeur (08 Eylül 2010 15:21)
PMEmail Poster
Top
clio99
Gönderildi 09 Eylül 2010 02:19
Quote Post


Altyazı Onay
****

Grup: Altyazı Onay
Mesaj: 3050
Üye No: 3148
Kayıt: 25 May 2004





QUOTE

Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.tr
08 Eylül 2010

Yeni başlayanlar için referandum... Madde madde

Aylardır anlatılıyor... Hâlâ “hangi maddeleri oylayacağız?” diyen var.


İzah edeyim.
¡
Memur maddesi: Kamu Personeli Seçme Sınavı yapıldı, dini imanı dilinden düşürmeyen cemaatçi arkadaşların soruları arakladığı, kul hakkı yemeye utanmadıkları ortaya çıktı.
¡
Eğitim maddesi: Üniversite sınav sorularının takunyalılara sızdırıldığı, kendi dershanelerine servis edildiği, milyonlarca evladımızın geleceğini çaldıkları ortaya çıktı.
¡
Güvenlik maddesi: Polis Akademisi sınavında soruların zimmete geçirildiği, tarikatçılara ezberletildiği, uzun lafın kısası, hırsızların polis olmaya çalıştığı ortaya çıktı.
¡
Eşitlik maddesi: TRT'ye personel almak için sınav yapıp, sonuçları internetten yayınladılar, ancak, torpil taleplerini silmeyi unuttular, böylece, kazanan isimlerinin yanında “şu müdür tanıyor, bu müdür kefil” gibi notların düşüldüğü ortaya çıktı.
¡
İşçi hakları maddesi: AKP'li belediye itfaiyeye alınacak üç personel için sınav yaptı, yüzlerce aday “belgen eksik” diye sınava sokulmadı, “prosedürü uyguladık” dendi, sonuçlar bi açıklandı, başkanın oğlu ve kayınbiraderiyle, zabıta müdürü oğlunun kazandığı ortaya çıktı.
¡
Ekonomi maddesi: Kamu bankası sınav yaptı, müfettişler aldı, boru değil, müfettiş bu, sahtekârları yakalayacak, 80 puan alanlar girecekti, 70 alanlar dolduruldu, rezalet ortaya çıkınca, bilgisayarın hata yaptığı söylendi... Bir başka kamu bankası müfettişler aldı, sınavı hazırlayan özel üniversitenin aynı soruları daha önce bir başka kamu kurumunun sınavında sorduğu ortaya çıktı, suçüstü enselenen üniversite “ayy çok pardon” dedi.
¡
Sağlık maddesi: Sağlık Bakanlığı Unvan Sınavı yapıldı, 20 soru iptal edildi, 17 sorunun cevap şıkları değiştirildi, zaten 50 soru vardı birader, belli ki unvanı yükseltilmek istenenler buna rağmen becerememişti, sonuçlar bir hafta geç açıklandı, rezaletin ayyuka çıktığı ortaya çıktı.
¡
Spor maddesi: Çok örnek var, birini anlatayım, Menderes Üniversitesi Beden Eğitimi Yüksek Okulu'nda sınav yapıldı, kazananların listesi açıklandı, sonra o liste indirildi, başka liste asıldı, kazanıp kayıt yaptıranlara “siz kazanamadınız” dendi, kazanamayanlar kayıt edildi, savcı “oha artık” demek zorunda kaldı, mahkemenin yürütmeyi durdurduğu ortaya çıktı.
¡
Sendika maddesi: Eğitim Kurumu Müdürlüğü sınavı yapıldı, soruların iktidara yakın bi sendikanın çalıştayında sorulan sorular olduğu, o sendikadan olanların kazandığı ortaya çıktı.
¡
Din maddesi: Diyanet İşleri Başkanlığı vaizlik, Kuran kursu öğreticiliği, müezzinlik sınavı yaptı, başarılı olan adaylar başarısız ilan edildi, başarısız denilen adaylar mahkemeye başvurdu, olmayacak duaya amin denildiği, sınavın iptal edildiği ortaya çıktı.
¡
Netice itibariyle...
¡
Son 4-5 senede, vatandaşların geleceğiyle alakalı olup, seçenekli şıkları bulunan her sınavda, hukuken tespit edilmiş “yamuk” olduğuna göre, pazar günü cevabı aranması gereken asıl soru şudur... Hukuk sınavı referandumda katakulli olmayacağının garantisini kimse verebilir mi?
a, evet
b, hayır


--------------------
user posted image user posted image
PMEmail Poster
Top
clio99
Gönderildi 09 Eylül 2010 02:26
Quote Post


Altyazı Onay
****

Grup: Altyazı Onay
Mesaj: 3050
Üye No: 3148
Kayıt: 25 May 2004





QUOTE
“Papatyalıktan Kasımpatılığa”

Mine G. Kırıkkanat

Türkiye’de “insan” tanımını hak eden insanların vicdanı, 30 lira gündelikle çalıştığı inşaat iskelesinden kuşkusuz iki gündür aç olduğu için başı dönüp düşerek ölen üniversite öğrencisi Ömer Çelik’e sızlarken...

Türkiye’de kimi babadan, kimi kocadan “zengin” tanımını hak eden bazı hanımlarımızın cüzdanı Pakistan’daki sel felaketi için sızladı ve bu cüzdanlardan Sayın Emine Erdoğan’ın düzenlediği iftar yemeğinde sel mağdurlarına milyonlarca lira sızdı.
Ve bendeniz, hiç bir davetlinin kursağından doyasıya geçemeyen, çünkü niyetli olmayan hanımların bile zaten 365 gün diyetli oldukları bu iftar yemeğini, yöresel papatyacılığın küresel kasımpatlamacılığı diye yorumladım.

Toplumsal vicdan çiçekçiliği, ülkemizde son yirmi yıldır dev adımlarla gelişen bir sektör. Eksik olmasın Semra Özal’ın ektiği papatyalar zamanla irileşti, semirdi, kuşkusuz GDO’lar sayesinde kasımpatına dönüştüler, Sayın Emine Erdoğan’ın vicdan bahçesinde açıyorlar, pat pat, pardon kat kat... Bir bakıyorsunuz Filistinli çocuklara ağlatıyor, bir bakıyorsunuz Pakistan’daki sel felaketine yardım damlatıyorlar.

Damlatıyorlar dedim, çünkü söz konusu iftarda toplanan 3,5 milyon lira, 100 bin Ömer’in inşaatçı gündeliği olmasına karşın o kasımpatı cüzdanları ağlatmaz, Pakistan’ı da çağlatmaz!

Pakistan, 180 milyon nüfusuyla dünyanın en kalabalık altıncı ve Müslüman nüfusun en yoğun olduğu ikinci ülkesi. Son sel felaketinin mağdur sayısı, 20 milyon civarı.

Peki bizim kasımpatıların vicdanı, akıtmasa da nasıl bir ülkeye damlatıyor, bilmek ister misiniz?
Nüfusun %74’ünün günde iki dolardan az parayla geçindiği Pakistan nükleer bir güç, yani atom bombası var. 620 bin mevcutlu ordusu, ülkedeki verimli toprakların %12’sine sahip bir toprak ağalığının ta kendisi. Zaten Pakistan’daki toprak, sanayi ve ticaret mülkiyetinin üçte ikisi, üsteğmenden generale, emekli ve muvazzaf subaylara ait. Ordunun mali portesi, 10 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Ülkenin en zengin 100 kişisi, üst düzeyli subaylar ve toplam servetleri, 6 milyar dolar. Pakistan’ın üç büyük sanayi ve ticari kuruluşu, Fauji, Shaheen ve Bahria vakıfları ülkenin kara, hava ve deniz ordularının malı. Fauji vakfı, ordu mensuplarına resmi görevleri dışında “güvenlikçi” falan gibi ikinci iş sağlıyor, petrol depolaması ve dağıtımı yapıyor, fosfat fabrikaları çalıştırıyor. 1971’de kurulan “Army Welfare Trust”, ülkenin en büyük kredi kurumu“Askari Commercial Bank”ın, bir havayolları, bir turizm şirketi, bir de cins atların yetiştirildiği hara sahibi... Ülkenin en büyük şirketi National Logistic Cell ise Pakistan’ın bir numaralı kargo taşımacısı, yol, köprü, buğday deposu inşaatçısı ve bittabi bir numaralı buğday spekülatörü, ülkenin girişimci ruhu, yine Pakistan Silahlı Kuvvetleri’nin mülkiyeti.

Pakistan’da ekmek fırınları, subayların malı olup siviller tarafından işletiliyor. Ağır sanayinin üçte biri orduya, özel sektör hisselerinin %7’si de ordu mensuplarına ait. Bir tuğgeneralin Pakistan ordusundan emeklilik primi, 800 bin dolara eşdeğer 25 dönüm ekilebilir araziyle birlikte 1 milyon dolara eşdeğer gayrımenkulden oluşuyor!*

Benazir Butto, bu ülkeyi ve devleti ordusunun “yapıcı” gölgesinden kurtarmak istediği için askerce öldürüldü. ABD’nin Pakistan’a “Talibanla mücadele” karşılığı her yıl ödediği 1,5 milyar dolarlık yardım, üst düzeyli subayların cebine giriyor. Ve Pakistan hükümeti “Taliban’a karşı güçsüz düşmesin” diye ABD senatosunda oylanıp, ülkeye beş yıl içinde yapılacak 7,5 milyar dolarlık “sel felaketi” yardımı, tıpkı bizim kasımpatıların 3,5 milyon lirası gibi, bu ordunun bu subaylarının “izniyle” Pakistan’lı fukaralara yarayacak. Önce ordunun cebine yeterince “rüşvet” konulacak, geriye kalanla alınacak malzemeler de sel mağdurlarına, bu kez yardımseverlere cihat açan Taliban izin verdiği ölçüde dağıtılabilecek.

ABD’yi bilmem ama, bizim kasımpatıların TSK’dan esirgedikleri himmeti Pakistan Silahlı Kuvvetleri’ne göstermeleri dehşetli bir vicdan çiçeklenmesi olsa gerek.

*Bu bilgiler, Dr.Ayeşa Sıddıka’nın “Pakistan’s Military Economy” başlıklı belgesel kitabından alınmıştır.



(Bu yazı yazarın yazdığı Vatan Gazetesi tarafından sansürlenerek yayınlanmamış, yazar tarafından Facebook sayfasında ve diğer yazılı basında yer almıştır.)


--------------------
user posted image user posted image
PMEmail Poster
Top
clio99
Gönderildi 10 Eylül 2010 03:01
Quote Post


Altyazı Onay
****

Grup: Altyazı Onay
Mesaj: 3050
Üye No: 3148
Kayıt: 25 May 2004





QUOTE

Yalçın BAYER
ybayer@hurriyet.com.tr


Görülmemiş skandal!

GEÇENLERDE Balıkesir’de yaşayan aileme AKP Balıkesir AKP İl Başkanı Adil Çelik imzasıyla bir mektup gönderilmiş. Bundan öncesinde şunu ifade etmem gerekiyor; aileme zihinsel engelli ağabeyim için 2007 yılında aylık bağlanmıştı.

Bu mektubunda zat-ı muhterem (kusura bakmayın daha ağır bir şey yazmak istiyorum ama terbiyem elvermiyor) 2007 yılında bağlanan 544 TL aylığı hatırlattıktan sonra referandum için evet demelerini istemiş. Yani “Bu maaşı biz verdik, siz de bize bir şeyler verin” gibi ahlak ve insan haysiyetinin sınırlarını aşan bir ifade kullanılmış. Tek başına oy istense anlayacağım, size bağlanan 544 TL aylık diye paragraf yazmış adam!
Annem ve babam bu mektubu okuyunca ağladılar. Neden mi? Zira çevrelerindeki herkesten sakladıkları bu yardımı bir ilin siyasetçisi kullanarak oy istiyordu. Onlar sanıyorlardı ki adresleri devletin namusunda saklı kalacak... Meğer ki Balıkesir’deki tüm engelli ailelere bu mektup gönderilmiş. Devlet tarafından değil, bir ilin siyasi parti başkanı tarafından!
Merak ediyorum bu yardımı yapan Devlet Bakanlığı’na bağlı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu bu adresleri ne hakla 3. kişilere dağıtıyor? Hangi yetkiyle bir il başkanı bu adresleri bilerek alınan yardımı da belirtecek şekilde mektup gonderiyor? Hani fişlemeler bitiyordu?
Bu şekilde insanların duygularını yaralayarak, sömürerek mi demokratik ve özgürlükleri artırdığı söylenen bir anayasayı savunuyorlar? Su ana kadar AKP’den konuyla ilgili bir açıklama duymadım. Muhtemelen “Aferin il başkanına kimsenin aklına gelmeyeni yapmış” diyeceklerdir. Ama ben bu konudaki tüm hukuki ve yasal haklarımı kullanacağım. Lütfen üzüntümüzü anlayın, size yapılsa ne yapardınız?
Süheyla SANVER-İSTANBUL

YSK, hileye karşı uyanık mıdır?

BUSH’a seçim kazandıran program, YSK’nın seçimlerde kullandığı ‘SEÇSİS’ bilgisayar programı için kuşkularımız var. Bu programın ‘şaibeli’ olduğu söyleniyor.
AKP 2007 yılındaki seçimlerde yüzde 47.5 oy alıp yeniden iktidar oldu.
Bu hesaba göre, her iki seçmenden birinin AKP’ye oy verdiği söylendi.
Sokağın nabzı tutulduğunda ise, bunun böyle olmadığının görüldüğü muhalif partiler tarafından ifade edildi hep...
Türkiye’deki bilgisayar yazılım programı sabıkalı bir program... Bu program 2000 yılında ABD’de G. Bush’a seçim kazandıran, Florida’da kullanılan programdır.
Neden Florida’da kullanıldı, çünkü Florida Valisi Bush’un kardeşiydi. Google’da bir tarama yapılırsa, bu programın Yunanistan’da nasıl iptal edildiği öğrenilebilir.
O yazılım programı, iki dönemdir Türkiye’de kullanılıyor. Son seçimde olduğu gibi akşam 19.30’da sonuçları bize duyurdu..
YSK, halkın kuşkularını ve endişelerini gidermelidir.

Truva atları

(İKTİDAR’a) Düşünün ki, bu tablonun ressamları, Marmaris’teki ressamdan daha berbat bir manzara resmi çizmek için şimdi bütün boyaları istiyorlar. Masum isteklerin arasına gizlenmiş Truva atları görünüyor.
(İlhan İREM)

Ecevit-Balbay

“BEDELİNİ ödemeyi göze alanlar için özgürlük her zaman ve her koşulda vardır. Özgürlük bol ve ucuzken bazıları bu özgürlüğü savurganca harcarlar. Ancak bedelini ödemeyi göze alanlar ise her koşulda özgür kalabilirler.
Dışarda bir mahpus gibi yaşamaktansa özgür bir insan olarak bir süre hapiste kalmayı tercih ederim. Artık ulusça bu bedeli ödemeye alışmalıyız. (Bülent Ecevit 3 Aralık 1980 BBC’ye demecinden)
Sayın Mustafa Balbay... Bir ülkede baskıcı ve dikta eğilimler hep iktidar kaynaklıdır bildiğiniz gibi...
Siz yıllar önce bir başka 12 Eylül’e direnen ve sağlığında kıymetini kimsenin bilmediği rahmetli Bülent Ecevit’in dediği gibi bir bedel ödüyorsunuz.
Ama sizin alnınız ak, yüreğiniz pek ve duygularınız her şeye rağmen şiircedir. Umutsuz olmamak lazım. Daha özgür günlere doğru hızla yol alıyoruz.
Çetin SÜMER-İSTANBUL

Devlet hastanesinden bir doktor: Artık bir işe yaramıyoruz

SAĞLIK Bakanı Recep Akdağ, uzman doktorların ne yaptığını merak ediyor mu?
Batı bölgesinde bir doktorun yazısından öğrenebilir.
“Eskiden muayenehanemiz varken öğlen üzeri kendi istirahatımızdan feragat ederek, öğle yemeği de yemeyerek muayenehanemize koşardık. İnsanlara orada bir saat kadar hizmet etmeye çalışırdık. Akşam 16.00’dan sonra aynı şekilde çalışırdık. Hastane kuyruklarında dertlerini anlatamayan, karmaşık problemlerini çözemeyen insanlara yardım etmeye çalışırdık. Devletten beş kuruş almazdık. Tabii bu arada bıçak parası vs. fazla ücret alanlar da çıkardı.
Şimdi öğlen gelince 10 dakika yemek dışında orada burada uyuyarak, yakın bir kahvede laflayarak, akşam 16.00’dan sonra ise bir spor kulübüne, bir kahvehaneye takılarak vakit geçiriyoruz. İcapçı değilsek telefonumuzu bir hastaya açamıyoruz. Yani tamamen atılız. Hiçbir işe yaramıyoruz. Devlet bizden faydalanamıyor. Tam gün çalışarak fazla hasta da bakamıyoruz. Peki boşluğumuz nasıl dolduruluyor.
Özel hastanelerle oradaki doktorlar çok çalışıyor. Çok hasta bakıyor. Ama tüm baktıkları hastalar devlete kuruşu kuruşuna fatura ediliyor. Nereden biliyorsunuz demeyin. Çünkü devlet hastanesinden özel hastaneye transfer olan bir uzman yaklaşık 10-13 bin TL aylıkla anlaşıyor. Bu para ve özel hastanelerin tüm giderleri devletten çıkıyor. Halbuki biz uzmanların devlete maliyetimiz 1.500 liraydı. Sadece muayenehanede çalışmak istiyorduk. Devlete yük olmuyorduk. Dürüst çalışmayana devlet ayrıca önlem alabilirdi. Bunu yapmadılar.
İşte bizim halimiz böyle sayın bakanım.
Balıkesir de bir uzman hekim grubu
(Malumunuz başımıza bir şey gelebilir diye ismimizi vermeyiniz.)



--------------------
user posted image user posted image
PMEmail Poster
Top
Konuyu okuyan 0 üye var (0 Misafir)
0 Üye:
 


Topic OptionsSayfa: (27) « İlk ... 25 26 [27]  Reply to this topicStart new topicStart Poll

 

Bu site ismi verilen dosyaların kendilerini barındırmamaktadır. Sitede sadece linkleri verilmektedir. Bu linklerin yasalara aykırı kullanımı siteyi değil kullanıcıyı bağlar.
Altyazı, ED2K ve BT modülleri DivXForever®'ın kendi üretimi olup, parçası ya da tamamı kopyalanamaz ve kullanılamaz!